|
SPERM
MORFOLOJİSİ VE DNA İLİŞKİSİ
Sperm
membran karekteristiklerindeki değişikliklerin karyotip
anomalileri ve anöploidi gelişimi ile parelellik gösterdiği
bir çok çalışma ile ortaya konmuş olmakla birlikte (Calogero
2000), bunun fertilizasyon üzerine etkileri net olarak
izah edilmiş değildir. Teratozoospermi olgularında kromozomal
bir defektin bulunabileceği ve bu nedenle i) fertilizasyon
ya da ii) gebelik gelişemiyebileceği, iii) spontan abortusların
olabileceği teorik olarak anlaşılabilse bile, anormal
morfolojili spermler ile başarılı ICSI gebeliklerinin
elde edilmesi pratikte bu konuyu şüpheli bırakmaktadır.
Oysa sperm membran defektleri ekstrensek ya da intrensek
faktörlere bağlı olarak gelişebilir. Örneğin Sertoli
hücresi fonksiyon bozukluklarında sitoplazma fazlalıklarının
rezorpsiyonu yetersiz kalarak sitoplazmik artığın görülmesine
neden olabilir. Ya da epididimal strüktürel bozukluklarda
sperm morfolojisi etkilenebilir. Antisperm antikorların
da teratozoospermi yapmaları mümkündür. İntrensek faktörlerin
anlamı ise germ hücresi DNA'sına bağlı olarak membran
karakteristiklerinin bozulmasıdır. Mitoz ya da mayozun
kendine bağlı primer anomalileri yanısıra, intratestiküler
herhangi bir patoloji de mayoz sırasında kromozom segregasyonunu
kontrol eden mekanizmaları bozabilir. Hücre nukleusundaki
bu değişikliklerin membran yapısı üzerine etkileri yeteri
kadar anlaşılabilirse, sperm morfoloji analizinin ne
kadar önemli olduğu daha anlam kazanmış olacaktır. Çünkü,
bozuk morfolojiye bakılarak o hücrenin genetik yapısı
hakkında fikir edinilebilir ve idiyopatik infertilite
olgularında tedavi stratejileri buna göre düzenlenebilir.
Aşağıda sperm morfolojisine örnek oluşturmak üzere,
bir hücre nukleusunun morfoloji üzerine etki mekanizmaları
ultrastrüktürel düzeyde izah edilmeye çalışılmıştır.
Hücre
membranının esas yapısı lipid ve proteinlerden oluşur.
Membran lipid molekülleri 3 major sınıftan meydana gelmiştir:
fosfolipidler, kolesterol, glikolipidler. Lipidler iki
tabaka halinde bulunur. Proteinler ise bunların arasına
dağılmışlardır. Membranın temel yapısını lipidler oluşturmakla
birlikte, çoğu özel fonksiyonlarını proteinler yürütür.
Protein tipleri ve miktarları çok değişkendir. Membran
kitlesinin yaklaşık %50'si proteinlerden oluşur. Ama
lipid molekülleri çok daha küçük olduklarından, her
bir protein molekülüne karşılık 50 lipid molekülü bulunur.
Sıklıkla bir oligosakkarid zinciri içerirler. Dolayısıyla
hücre yüzeylerinin dış yüzü geniş oranda karbonhidratlardan
meydana gelmiş bir glikokaliks yada hücre kılıfı şeklindedirler.
Bir hücrenin,
dolayısıyla spermatozoanın membran yapısı, kendi genetik
materyalinin kodladığı aminoasit zincirleri ve sentezini
yaptığı lipid molekülleri tarafından oluşturulur. Plazma
membranının yanı sıra bundan daha geniş yüzeye sahip
bir membran yapısı da internal membran yapısı olup,
endoplazmik retikulum (ER), Golgi cismi, nukleus, lizozomlar,
transport vezikülleri gibi membran-bağımlı organelleri
çevreler. Bu organellerin hepsi de membranları ile fonksiyon
görürler. Membranları vasıtasıyla önemli fonksiyonları
yerine getirirler. Hücrenin total volümünün yaklaşık
yarısını oluştururlar. Ama yüzey alanı olarak bakıldığında
plazma membranınkinden kat kat fazla yüzeye sahiptirler,
yani membrana ait fonksiyonların önemli bir kısmı işte
bu membran-bağımlı organellerde gerçekleştirilir. Hücrenin
membran anomalisi denildiğinde sadece plazma membranı
söz konusu olmayıp, aynı zamanda önemli hücre içi fonksiyonları
yerine getiren bu organellerin de membran fonksiyonları
anomalik demektir. Mademki bu organeller görevlerini
membranları vasıtasıyla gerçekleştirmekteler, membranlarının
bozulması demek o organelin de görev yapamadığı, dolayısıyla
hücrenin çalışmasının bozulduğu anlamına gelir. Spermatozoa
için de bu geçerli olup, membran morfolojisi bozukluklarında
hücre içi membran-bağımlı organellerin de fonksiyonları
aynı nedenle bozulabilmektedir. Bu da neticede spermatozoanın
fertilizasyonuna etki eder.
Plazma
membranı ve internal membran yapıları, nukleusta genetik
materyal tarafından kodlanarak sentezlenen protein ve
lipid moleküllerince oluşturulurlar. Dolayısıyla genetik
kodlamadaki bir bozukluk sonuçta membran yapısını da
etkileyecek, buda o hücrenin fonksiyonunu engelleyecektir.
Bu nedenle, membran fonksiyonlarının değerlendirilmesi
genetik fonksiyonlar hakkında da bilgi verebilir. Bu
anlamda, membran fonksiyonlarının pratik olarak değerlendirilmesi
ayrı bir önem kazanmaktadır.
Plazma
membranı dışında, nukleusa ait membran yapısı da aynı
kategori içinde incelenmelidir. Nükleer kılıf DNA içeriğini
sararak bir nukleer kompartman oluşturur. Bu kılıf iç
ve dış olmak üzere 2 membrandan oluşur. Dış membranı
aynı ER yapısındadır ve ER ile devamlılık gösterir.
Böylece nukleer kılıfın ve ER'un lümenleri birlikte
devam ederler. Hücrenin membran yapılarını oluşturan
protein ve lipidlerin nasıl hücrenin kendisi tarafından
sentezlendiği ya da düzenlendiği açık olarak ortaya
konmuştur. Nukleer kılıfın dış membranı üzerinde bulunan
ribozomlarda sentezlenen proteinler lümene geçtiklerinde
aynı zamanda ER'un lümeni içine de girmiş olurlar. tRNA
ve mRNA bu nükleer kompartman içerisinde sentezlenerek
RNA-düzenleyici birtakım reaksiyonlara tabi tutulduktan
sonra sitozol içerisine eksport olur.
ER ise
üzerinde bulunan ribozomlar vasıtasıyla integral membran
proteinlerinin ve soluble proteinlerin sentezinin gerçekleştiği
yerdir. Bu proteinlerde ya sekrete olmak ya da diğer
organellerin yapısına katılmak üzere programlanmışlardır.
ER içinde aynı zamanda lipidler de oluştururlur. Yani,
ER'un lümeninde lipidler, sitozolik yüzeyinde ise ribozomları
içerisinde proteinler oluşturulurlar, bu proteinler
sitoplazma içinden ER içerisine taşınırlar ve burada
katlanarak oligomerize edilirler, disülfid bağları oluşturulur,
N-bağımlı oligosakkaridler eklenir.
ER'dan
çıkan protein ve lipidler Golgi cismi içine taşınırlar
ve burada bazı modifikasyonlara uğrayarak (lipid ve
proteinler glikozilasyona uğrar) membran gibi hedef
organellere gönderilirler.
Ribozomlarda
yapılan ve hücrenin membran yapısında yer alacak proteinler
ise sitozol içinde direk olarak ER'un lümeni içerisine
girmezler. Bunlar ER'un membran yapısı içinde, polipeptid
zincirlerinin alfa-heliks bölgelerinden, ER'un lipid
membranı tarafından tutulurlar. Bu membran parçaları
veziküllerin duvarı olarak diğer organellerin membran
yapılarına katılır. İşte, organellerin membran yapılarının
polariteleri de ER'un lipid sentezi, protein alması
ve glikozilasyon fonksiyonlarının bir sonucu olarak
gerçekleşir.
Proteinlerin
bir kompartmandan diğerine taşınmaları transport vezikülleri
aracılığıyla olur. Transport veziküllerinin membran
yapıları da aynı ER'da olduğu gibi iki tabakalı lipid
yapısındadır. Bu veziküller ER'dan koparak içlerindeki
proteinleri hedef kompartmana götürür ve bununla füze
olarak içeriğini bu organelin lümenine bırakır. Proteinlerin
nereye gidecekleri (vezikül içinde hedef organele mi
yoksa sitozol içine mi), yapılarındaki sinyal peptid
sekansları tarafından ayarlanır. Golgi'de ayarlanan
proteinler tekrar veziküller içerisinde membrana taşınırlar.
Bu proteinlerin membrana nasıl bağlanacakları genetik
olarak kodlanmıştır. Transport vezikülleri ile plazma
membranının füzyonunu sağlayan 2 protein bulunmuştur:
NSF ve SNAP's. Bunlar sitozol içinde dolaşırlar ve iki
membranın lipid-tabakalarının füzyonunu sağlarlar. ARF
ve Rab proteinleri de vezikül oluşumu ve füzyonu işlemlerinde
görev alan önemli proteinlerdir.
İnfertilite
tedavisinde mikromanipülatif yöntemlerin kullanılması
ile tek bir sperm hücresinin oosit içerisine enjeksiyonu
yapılarak fertilizasyon mümkün olabilmektedir. Bu işlem
sırasında her iki gamete ait pronukleuslar birleşerek
önce 2 blastomer daha sonrada bölünmeler artarak morula
safhası, neticede embriyo gelişimi tamamlanmış olur.
İşte, erkek ve dişi genetik materyalleri böylece diğer
hücrelere aktarılır. Ana hücrelerdeki genetik bozukluklar
da bu şekilde aktarılmış olunur. Bu embriyoların endometriumda
tutunabilmeleri ise trofoblastik hücrelerinin endometrium
içerisine invazyonu ve anjiogenetik, kemotaktik işlevleri
sayesinde başarılır. Trofoblastik hücrelerdeki fonksiyon
bozuklukları kendisini en belirgin şekilde endometriuma
tutunma fonksiyonlarını yerine getirememeleri neticesi
embriyonun abortusu ile gösterir. Abortusların önemli
bir bölümünde etyoloji genetik bozukluklara bağlanmaktadır.
Çünkü bir hücrenin genetik yapısının normal çalışmaması
en açık olarak, sadece bu genetik materyalinin aktarıldığı
yavru hücrelerin fonksiyonlarının da bozuk olduğunun
gösterilmesi ile ortaya konulabilir. Bunuda en iyi spermatozoaların
ICSI ile oosit içerisine bırakılmasıyla gösterebiliriz,
çünkü burada membran yapıları by-pass edildiği için,
sadece genetik materyalin işlevleri sorumlu mekanizma
olarak ortada kalmaktadır. Sperm morfoloji bozukluklarında
membranı oluşturan molekülleri kodlayan genetik komponente
ait bozukluklar, bu genetik materyal oosit içine aktarıldıktan
sonra gelişen embriyonun immatüritesi ile sonuçlanabileceğinden,
bir hücrenin sadece morfolojisinin değerlendirilmesi
ile membran bağımlı fonksiyonları idare eden sitogenetik
yapı hakkında da fikir edinilebileceği açık olarak anlaşılabilir.
Spermatogenez
kompleks bir olay olup, genetik ya da diğer nedenlere
bağlı olarak değişik seviyelerde meydana gelen bozulmalar
teratozoospermiye neden olabilir. Teratozoosperminin
etyolojisi ve önemi hakkında daha önce yapılmış olan
çalışmalar tatmin edici sonuçlar vermemişlerdir. Eksperimental
çalışmalarda, esas spermatogenik gen olarak Smy Y kromozomunun
uzun kolunda lokalize edilmiş olup, bunun sperm başının
morfolojisi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (Burgoyne
1992). Benzer şekilde, DNA mismatch repair gene homologue
PMS2 içinde mutasyon oluşturulduğunda, bu erkeklerin
infertil oldukları ve sadece bozuk morfolojide spermler
ürettikleri ortaya konmuştur (Baker 1995). Bunlarda
mayoz sırasında kromozom sinapslarında bozulma olduğu
bulunmuştur. Bir membran yapısı olan akrozini incelemek
içinse embriyonik stem hücrelerde akrozin lokusu Acr'de
mutasyon yapılmış ve bunların fertilizasyon potansiyellerinin
düştüğü ortaya konmuştur (Adham 1997).
Bazı teratozoospermi
olgularında genetik patolojilerin bulunduğu bilinmektedir.
Spermatozoa özelleşmiş bir hücredir. Hücre iskeletini
oluşturan proteinlerin (protein 4.1, aktin, spektrin,
vimentin) farklı hücre yüzey spesiyalizasyonları ile
yakın ilişkileri bulunmaktadır. Hücre iskeleti bu şekilde
yüzey domainlerini idare edebilir ve dolayısıyla sperm
fonksiyonlarını etkileyebilir (Virtanene 1984). Morfolojisi
bozuk spermatozoalarda aktin ve tubulin dağılımının
da bozulduğu dikkat çekmiştir (Baccetti 1988). Ayrıca,
sperm baş morfoloji bozukluğu bulunan infertil erkeklerde
protein 4.1'in subsellüler lokalizasyonu da değişmiş
ve farklı izoformlarının geliştiği gösterilmiştir (Rousseaux-Prevost
1994). Bu proteinler sperm morfolojisi ile ilişkilidirler.
Protein 4.1 esasen mayoz iplikciklerinde ve sentrozomlar
üzerinde bulunmaktadır, yani sentrozomlar vasıtasıyla
hücre iskeletinin organizasyonunda ve hücre bölünmesinde
önem kazanmaktadırlar (Krauss 1997). Ayrıca, aksonemde
flagellaları kontrol eden genlerdeki mozaizmlerin de
genetik etyolojili kuyruk anomalilerine yol açabileceği
bildirilmiştir. Globozoospermi olgularında ise progenik
orijinli ailevi geçiş olabileceği savunulmuştur (Florke-Gerloff
1984). Baş anomalili olgularda ayrıca anormal nukleolus
proteinlerinin varlığı da ileri sürülmüştür (Chevaillier
1987).
Değişmiş
DNA içeriğinin erken embriyogenez üzerine baskılayıcı
etkisi bulunduğunu ortaya koyan çarpıcı bir çalışmada,
total teratozoospermi olgularında ICSI sonrası spontan
abortus sayısının önemli ölçüde arttığı gösterilmiştir
(Taşdemir 1996). Benzer çalışmalarda da anormal sperm
hücrelerinin fonksiyonel olarak normal embriyolar yapmadıkları
bildirilmiştir (Cohen 1991). Ciddi teratozoospermisi
bulunan infertillerde, üzerlerinde oosit ile bağlanmayı
sağlayan adezyon molekülleri bulunan spermatozoa yüzdesinde
anlamlı azalma saptanmıştır. Yani, baş anomalisi bulunan
spermlerin yüzey adezyon molekülleri de defektiftir.
Sonuç
olarak, morfolojisi bozuk spermlerin ICSI ile membran
yapıları by-pass edildiğinde normal fertilizasyon yapabilseler
bile genetik aberasyonlara bağlı metabolik hata neticesi
fonksiyonel normal bir embriyo oluşturamıyacakları anlaşılmaktadır.
Zaten, sperm morfolojisinin kesin kriterler ile değerlendirilmesinin
fertilizasyon şansını tahmin etmede son derece önemli
olduğu ve fertilizasyon ile anlamlı bir pozitif korelasyon
gösterdiği çok sayıda çalışmada vurgulanmıştır (Kruger
1986, Liu 1990). Sperm morfoloji bozukluğu ne derece
şiddetli ise fertilizasyon oranları da o derece azalmaktadır.
Amorf spermler kullanılarak yapılan mikromanipülasyon
tekniklerini takiben abortus oranlarında artış olması,
anormal morfolojili erkek germ hücrelerinde genetik
değişikliklerin de mevcut olabileceğini vurgulamaktadır.
Doç.Dr.
Kaan AYDOS
|