|
SPERM
MEMBRAN YAPISI VE FERTİLİZASYONDA FONKSİYONLARI
Spermin
oosit içine mikroenjeksiyonu infertilite tedavisinde
bir dönüm noktası olmuşsa de, bu tekniğin başarısı %30-50
arasında değişmektedir. Başarısız kalınan olgularda
spermatozoa ile oosit arasında fizyolojik şartlarda
olması gereken bazı etkileşimlerin by-pass edilmiş olması
mümkündür. Ovumda mayoz II'nin tamamlanması spermatozoa
membranının ovumu çevreleyen membran yapılarıyla teması
neticesi olmaktadır. Son yıllarda sperm mebranının fertilizasyonda
çok önemli rolü olduğu anlaşılmıştır.Spermatozoanın
yüzeyinde çok sayıda madde bulunur. Bunların bir kısmı
seminal plazmadan gelirken diğerleri membranın kendi
yapısın aittir . Seminal sıvıdan gelen bazı faktörler
iyi tanımlanmışlardır: spermin kapasitasyonu sırasında
kadın genital sisteminde ortamdan uzaklaştırılan dekapasitasyon
faktörü, proteinaz inhibitörleri ve laktoferrin bunlar
arasındadır.
Spermatozoanın
yapısı ve fonksiyonları üzerinde önemli rolü bulunan
sperm plazma membranı genel olarak diğer memeli hücre
membranları ile benzerlik gösterir. Sperm membranının
önemi spermatozoanın oositi çevreleyen membranlara yapışmasındaki
rolünün yanı sıra spermatozoanın genetik materyali ile
membran yapısı arasında belli bir ilişkinin bulunması
tartışmasından kaynaklanmaktadır. Eğer genetik materyaldeki
defektler sperm morfolojisindeki bozulma ile anlaşılabilirse,
teratozoospermik olgularda gerek IVF-ET gerekse ICSI
uygulamalarını takiben fertilizasyon yetmezliği daha
açık izah edilebilir. Son yıllarda hücre iskeleti ve
bunun nukleus ve ekstrasellüler matriks elemanları ile
olan ilişkileri üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır.
Sperm
membranının yapısı protein, lipid ve karbonhidratlar
olmak üzere 3 esas yapı elemanından meydana gelen lipoglikoproteinlerden
oluşmuştur. Her nekadar spermatozoa bazen enerji kaynağı
olarak kendi fosfolipid kaynaklarını kullanırsa da,
lipidlerin esas görevi membran yapısını oluşturmak ve
stabilizasyonunu sağlamaktır. İnsan spermatozoası yüksek
oranda phosphatidil choline, phosphatidyl ethanol-amine
ve sphingomyelin içerir. Total yağ asitleri fraksiyonunun
yaklaşık %45'ini phospholipidlere bağlı polyunsature
yağ asitleri oluşturur. Predominant sature yağ asiti
palmitic asit ve predominant aldehid ise palmitaldehyde
'dir. Fosfolipidlerle birlikte kolesterol sperm membranının
bütünlüğünü ve impermeabilitesini sağlar. Sperm membranının
yapısında lipidlerin yanısıra mannoz ve glükoz monosakkaridleri
ile disakkaridler bulunur. Tirozin, triptofan ve histidin
esas aminoasit yapısını oluşturur.
Trübner
ve ark. sperm membran proteinleri ile ilgili geniş bir
literatür taraması yapmıştır. Buna göre spermatozoa
membranında spesifik antijenler (tirozin kinaz sp 95,
proakrozin, PH-20, PH-30, sp 56, galaktoziltransferaz,
spermadezinler, progesteron reseptörü) ve başka somatik
dokularda da bulunabilen, hücre-hücre yada hücre-matriks
etkileşimini yürüten nonspesifik proteinler, veya matriks
proteinleri, (kollagen, fibronektin, laminin, adezyon
molekülleri) olmak üzere iki grup madde yer alır. Adezyon
molekülleri 4 grupta incelenebilir: immünoglobülinler,
cadherinler, selektinler ve integrinler. Hücre yüzeyinde
bulunan membran reseptörleri plazma membranından dışarı
doğru uzanırlar ve hücre iskelet sistemi ile ekstrasellüler
matrixde bulunan proteinler arasında direk bir köprü
oluştururlar. Bu transmembran reseptörlerine integrinler
denir. İntegrinlerin 2 subüniti bulunur: alfa ve beta.
Özellikle ekstrasellüler matriksde bulunan ve integrinlere
bağlanan bazı matriks proteinleri fibronektin, laminin,
kollagen IV, glikozaminoglikanlar ve vibronektin'dir.
Spermatozoa-ovum ilişkisinde matriks proteinleri ile
integrinlerin ilişkisi geniş çapta araştırlmıştır. Hücrenin
iç kompartmanına doğru uazanan kısımlarıyla integrinler
hücre iskeletinin yapısı ve organizasyonunda görev alır.
Ayrıca başka transmembran reseptör tipleri de hücre
dışına uzanarak uygun reseptörlerle direk ilikide bulunmaktadırlar.
Bu matriks sistemi hücre içi vedışı arasında yapısal
bir ağ oluşturarak fonksiyonlarında önem kazanır: (1)
hücre dışında matriks ve diğer hücreler ile bağlantı
kurarak; (2) hücre içinde hücrenin iskelet sisteminin
organizasyonuna katılarak; ve (3) nükleer matriks ve
DNA ile bağlanarak bütün bu sistemler arasında bir aracılık
yapar. Dolayısıyla hücre dışı ortam bir çok yönüyle
DNA fonksiyonlarının regülasyonunda, hücrenin gelişmesi
ve diferansiasyonunda görev alır.
Farklı
vücut dokularında bulunan hücrelerde DNA benzer olmakla
birlikte, DNA'nın 3 boyutlu konumu farklı hücre tiplerinde
farklılıklar gösterebilir. DNA'nın bu şekilde yapısal
farklılıklar gösterebilmesi nükleer matriks denen bir
sistem tarafından kontrol edilmektedir. Nukleusun yapısal
komponentlerinin DNA'yı farklı topolojik yönlendirmelere
tabi tutarak spesifik reseptör etkileşimlerine olanak
sağladıkları ortaya konmuştur. DNA topolojisindeki bu
yapısal değişikliklerin diferansiasyonda esas olduğu
bilinmektedir. Nükleer matriks kromozom iskeleti ile
benzer bazı proteinlere sahiptir. DNA topolojisini idare
eden topoizomeraz II enzimi hem nükleer matris hem de
kromozom iskeleti ile ilişkilidir. Dolayısıyla matriks
kromatinin yapısını düzenler. Nükleer matriks hormon
reseptör komplekslerini bağlayarak aktif genlerin lokalizasyonunu
da idare eder. Bir diğer ifadeyle nükleer matriks DNA
luplarının fonksiyonel organizasyonunu ayarlayarak nükleik
asitlerin spesifik kontrolü için belirli lokalizasyonlar
sağlayan, nukleusun dinamik yapısal bir subkomponentidir.
Nükleer matriks rezidü nükleer elementler, rezidü nukleolus
ve ribonukleoproteinler'in dinamik fibröz protein kafesine
bağlanması ile meydana gelmiş bir ağ yapısıdır. Nükleer
matrikste steroid hormon reseptörlerinin bağlanacakları
özel bölgeler vardır. Bu şekilde nükleer matriks transformasyon
proteinlerinin sentezlenmesi için bir hedef rolü de
taşımış olur.
Hücrelerin
sitomatriksi yani sitoplazmik iskeleti nükleer matrikse
direk olarak bağlanmaktadır. Bu sitomatriksi mikrotübililer,
mikrofilamentler ve intermediate filamentler oluşturur.
Dolayısıyla matriks sistemi ile DNA ve plazma membranı
arasında direk bir yapısal bağlantı kurulmuştur. Sitomatriks
aynı zamanda hücre dışı ortam ile de bağlantı yapar.
Floresan
mikroskopisi ile yapılan çalışmalarda adezyon molekülleri'nin
spermatozoa yüzeyinde lokalizasyonları analiz edilmiştir.
Sperm yüzeyinde kollagen IV, alfa1 ve alfa2 integrinlere
ait ekspresyonlar bulunamamıştır. Laminin akrozomal
membranda, fibronektin ve beta4 integrin ise esasen
ekvatoral membranda bulunmuştur. Fibronektin, alfa3,4,5
ve beta1 integrinler akrozomal ve ekvatoral membranda
tespit edilmişlerdir. Laminin ve alfa4 integrin postakrozoaml
ve az miktarda akrozomal bölgede bulunmuştur. Beta2
integrinler, vibronektin, alfa5 ve beta3 reseptörlerine
ise postakrozomal lokalizasyonda rastlanılmıştır.
Sperm
üzerinde hücre adezyon moleküllerinin özellikle integrinlerin
gametlerin bağlanmasında önemli rolleri vardır. Adezyon
moleküllerinin kaynağı iki yer olabilir: Spermatogenez
sırasında sperm tarafından kazanılmış olabilirler veya
seminal plazmadan gelebilirler. Adezyon moleküllerine
ait patolojiler spermin fertilizasyon kapasitesini önemli
ölçüde etkileyebilmektedir. Dolayısıyla membran yapısı,
spermatogenez ve fertilizasyon potansiyeli arasında
yakın ilgi bulunmaktadır. Spermatogenez, ejakülasyon,
kapasitasyon, korona ve zona'nın penetrasyonları sırasında
çok sayıda adezyon molekülleri faaliyet gösterir. Hangi
adezyon moleküllerinin fertilizasyonda önemli oldukları
ise henüz kesinlik kazanmamıştır.
Sperm-oosit
etkileşiminde ekvatoral membran temas ve füzyon yeri
olarak oldukça öneme sahiptir. Esas olarak burada bulunan
fibronektin, alfa5 ve beta4 integrinler bu bakımdan
önem kazanırlar. Alfa3, 4 integrinler ve laminin ise
buraya ek olarak akrozomal membranda da lokalizedirler.
Spermin
maturasyonu ve kapasitasyonu sırasında plazma membranında
kompleks bir yeniden yapılanma görülür. Buda spermin
ovumu çevreleyen zona pellusida ile temas etmesine ve
akrozom reaksiyonunun gelişerek bazı maddelerin ekzositozuna
olanak sağlar. Akrozom reaksiyonu sperm plazma membranı
ile dış akrozom membranının füzyonu neticesi gerçekleşir.
Yapılan çalışmalar göstermiştirki spermin maturasyonu,
hiperaktivasyonu ve kapasitasyonu sırasında membran
lipidlerinin akıcılığı artmaktadır. Eksperimental çalışmalarda
akrozom reaksiyonu geçiren spermde yüzey transmembran
proteinlerinin apikal kenara ve ekvatoral bölgeye doğru
yer değiştirdikleri ortaya konmuştır.
Ejakule
olmuş spermde, sperm maturasyonu ve kapasitasyonu sırasında
sperm lipid ve transmembran proteinlerinin yanısıra
çok sayıda yüzeyel proteinlerin de tanımı yapılmıştır.
Bu proteinlerden bazıları, örneğin PH 20, tripsin/akrozin
inhibitör proteini, galaktoziltransferaz gibi, sperm-zona
etkileşiminde önemli rol alırlar.
Sperm
yüzey proteinlerindeki bu migrasyon olayı spermin gelişiminin
bir parçası olarak ortaya çıkar. IgG ve IgM gibi antikorların
kapasite olmuş spermlerde yüzey proteinlerinin migrasyonunu
indükledikleri ve sonuçta akrozom reaksiyonuna neden
oldukları gösterilmiştir. Hayvan deneylerinde, sperm
M42 ve ESA 152 yüzey antijenlerinin normalde postakrozomal
bölgede yerleşmiş olmakla birlikte, IgG ile uyarılmaları
durumunda anterior bölgeye doğru yer değiştirdikleri
gözlenmiştir. Bununla birlikte M42 antijenindeki uyarılma
akrozom reaksiyonuna yol açmazken, ESA152'de bu reaksiyon
gerçekleşmiştir. Eğer sperm ZP3'e karşı oluşturulmuş
IgG ile birlikkte zona pellusida glikopeptidleri ile
muamele edilirse, ZP3 reseptörleri arasında bir karşılıklı
bağlantı gerçekleşerek akrozom reaksiyonunun gelişmesi
indüklenebilr. Bütün bunlar sonuçta akrozom reaksiyonu
için tetikleyici mekanizmanın sperm yüzeyindeki ZP3'e
karşılık gelen reseptörler arasındaki agregasyon olabileceğine
işaret etmektedir. Bu agregasyon deneysel olarak immünglobülinler
ile açıklanmış olmakla birlikte fizyolojik şartlarda
hangi faktörlerin rol almış olacağı halen araştırılmaktadır.
Yüzey
proteinlerinden biri sperm yüzey sülfoglükolipid immobilize
edici protein (SLIP1) dir. Sperm-zona etkileşiminde
rol alır. Sperm membranı sülfogalaktosilgliserolipid
(SGG)'e spesifik bağlanma özelliği vardır. SGG ise spermde
bulunan major glikolipiddir. Sperm membranı üzerinde
çok sayıda SLIP1 bağlayıcı ligand mevcuttur . Bağlanabilecek
SLIP1'den çok daha fazla sayıda SGG reseptörü bulunmaktadır
(Sperm başına 1/70.000). Bu nedenle bir bölgede SGG'ye
bağlanan SLIP1 daha sonra bazı tetikleyici mekanizmaların
etkisiyle başka bölgelerdeki açıkta bulunan SGG'ye doğru
yer değiştirir. O halde, SGG'nin SLIP1'in migrasyonunda
önemli rolü vardır. Benzer şekilde SGG de sağlam akrozomda
apikal akrozomal bölgede bulunurken, spermin kapasitasyonu
sırasında ekvatoral bölgeye doğru yer değiştirir. Bu
yer değiştirmede esas mekanizma kalsiyumun yol açtığı
SGG'nin akıcılığındaki artıştır.
Sperm
başının postakrozomal bölgesindeki antijenik yapılar
sperm-zona bağlanmasında önemli rol oynar. Sperm-zona
bağlanmasında önce postakrozomal (ekvatoral) bölgede
bağlanma olur ve arkasından zonadaki oligosakkarid zincirlerinin
etkisiyle zonaya bağlı sperm yüzey proteinleri postakrozomal
bölgeden sperm başının konveks kenarına doğru göç eder.
Spermdeki SLIP1 proteini zona pellusidadaki glikoproteinlere
bağlanır.
İnsan
spermatozoasında bulunan bir diğer membran proteini
ise PH-20 glikozilfosfatidilinozitol (GPI)'dir. Hem
plazma membranında hem de iç akrozom membranında bulunur.
Bir fonksiyonu hiyolironidaz aktivitesi sayesinde kumulus
ooforusun hyalüronik asit komponentinin depolimerizasyonuyla
penetrasyonudur. Diğer fonksiyonu ise sperm-zona pellusida
etkileşimidir. Yapılan çalışmalar hyaluronidazın akrozomal
matriksten kaynaklanan soluble bir enzim olduğunu ortaya
koymuştur. Cherr PH-20'nin 64kDa va 53kDa olmak üzere
iki ayrı moleküler ağırlık ta formu bulunduğunu göstermiştir.
Plazma membranı ve iç akrozomal membranda normalde 64kDa
formu bulunurken, akrozom reaksiyonu sırasında bu soluble
durumdaki 53 kDa formuna dönüşür ve etkisini bu şekilde
gösterir. Ph-20 53kDa ise sadece iç akrozom membranında
bulunur ve miktarı 64kDa'dan çok daha azdır. Soluble
durumda olan 53kDa PH-20'nin büyük kısmı akrozom reaksiyonu
sırasında açığa çıkan proteazlar, glikozidazlar ve fosfolipazlar
tarafından PH-20'nin 64kDa formu tarafından yapılır.
Major endoproteaz olan akrozin de iç akrozom membranında
lokalize halde bulunur. Ming ise normal ve sperm mebranları
çıkarılmış spematozoalar ile yaptığı çalışmasında PH-20
proteinini nötral pH'da maksimum hyalüronidaz aktivitesi
gösteren plazma membranı kaynaklı PH-20 ve asit pH'da
maksimum hyalüronidaz aktivitesi gösteren iç akrozoaml
membran kaynaklı PH-20 olmak üzere iki formda incelemiştir.
Spermi
çevreleyen kumulusun penetrasyonu için gerekli hyalüronidaz
aktivitesi akrozom içeriğinde bulunmaktan ziyade plazma
membranından kaynaklanır. Çünkü eğer sperm akrozom reaksiyonunu
kumulusun dışında veya hemen içinde tamamladıysa, plazma
membranı harap olmuş olacağından kumulus penetrsyonu
gerçekleşemez. Çalışmalar, akrozom reasksiyonunu tamamlamış
bir spermde hyalüronidaz aktivitesinin ancak %0.5'nin
salınabildiğini ortaya koymuştur. Geri kalanı membrana
bağlı konumda bulunur. İnsanda hyalüronidaz aktivitesi
gösteren tek enzim PH-20'dir. Ancak hyalüronidaz aktivitesi
sürekli değildir. Akrozom reaksiyonunu takiben kısa
bir süre için perizonal ortam akrozomal içeriğe bağlı
olarak asidiktir ve bu nedenle iç akrozomal membran
kaynaklı ve asitte aktif 53 kDa-hyalüronidaz fonksiyon
görerek zonayı penetre edebilir. Ama hemen arkasından
akrozomal içeriğin tükenmesi ile ortam yine nötral pH'ya
döner ve hyalüronidazın proteolitik aktiviteside kaybolur.
Akrozom reaksiyonunu takiben sperm ZP'ya bağlanır. Bu
bağlanma, üzerinde daha önce içinden akrozomal enzimlerin
salındığı veziküller bulunan akrozom kılıfı ile ZP arasında
gerçekleşir. Daha sonra sperm ZP içine doğru girmeye
başlar. Bu sırada iç zona membranı direk ZP içeriği
ile temas halindedir. İç akrozomal membranda bulunan
PH-20'nin zona penetrasyonu sırasındaki rolü tam bilinmemekle
birlikte zonaya bağlanmayı sağlayan bir molekül olarak
görev yapıyor olabilir. Bu proteinin endoproteolitik
aktiviteye karşı direnci çok yüksektir. Bu nedenle ortamda
aktif akrozomal enzimlerin varlığına rağmen zonaya bağlanmayı
sürdürebilmektedir. Ayrıca, ZP içinde ve perivitellin
aralığında hyalüronik asit bulunmaktadır. Bu PH-20 molekülü
hyalüronik asidi eriterek zonadan içeri girmeyi sağlıyor
olabilir.
Spermin
akrozomal kılıfı üzerinde lokalize bir diğer antijen
olan sperm akrozom antijeni-1 (SAA-1) monoklonal antikor
tekniği kullanılarak yakın zamanda analiz edilmiştir.
SAA-1'in akrozom reaksiyonunda önemi olduğu ortaya konmuştur.
İnfertil hastalarda sperm immünfloresan veya RIA ile
analiz edildiğinde, SAA-1'in fertillere göre anlamlı
derecede düşük bulunmaktadır. Ama SAA-1'deki düşüklük
sperm morfolojisi ile bir ilişki göstermemektedir. Bu
hastalarda yardımcı üreme tekniklerinin kullanılması
gerekmektedir.
Kapasitasyonu
takiben spermatozoa ovumun ekstrasellüler matriksi olan
zona pellusidaya bağlanır. Arkasından akrozom reaksiyonu
ile akrozom kılıfı açılır ve içindeki litik enzimler
açığa çıkarak zonanın penetrasyonunu sağlarlar. Spermin
zona ile etkileşiminde gerkeli enzimlerin açığa çıkması
için akrozom reaksiyonunun olması şarttır. Ama, zonayı
çevreleyen kumulusun geçilmesinde ilk etki henüz akrozom
reaksiyonu geçirmemiş spermin plazma membranında lokalize
PM PH-20 enzimidir. SAA-1 akrozom reaksiyonunda önemli
bir enzimdir. Ama reaksiyonu takiben de ekvatoral bölgede
tesbit edilebilir. Ortamda SAA-1'e karşı antikor bulunması
fertilizasyonu önler. Çalışmalar göstermiştirki, fizyolojik
olarak progesteronun veya zona pellusidanın spesifik
proteinlerinin uyarması neticesi meydana gelecek akrozom
reaksiyonu ortama eklenen spesifik antikorların kalsiyum
girişini bloke etmesi nedeniyle engellenmektedir. Bazı
erkek infertilitesi olgularında non-genomik progesteron
reseptörleri defekti bulunabileceği de gösterilmiştir.
Erkek
faktörünün subfertiliteye katkısı %50 olmakla birlikte,
subfertil erkekleri teşhis edebilecek analizler henüz
yeterli değildir. Konvensiyonel sperm analizi semen
kalitesi hakkında genel bir fikir verir. Oysa sperm
fonksiyonlarının araştırılması, sperm-zona bağlanması
ve akrozom reaksiyonu durumu daha detaylı değerlendirme
olanağı sağlayacaktır. Kadına bağlı infertilite tanısı
konan bazı olgularda da kocasının sperminde SAA-1 defekti
gösterilmiştir. Buda gösteriyorki, rutin semen analizi
ile kadın infertilitesi olarak kabul edilen çiftler
aslında erkek subfertilitesi grubunda değerlendirilmelidirler.
SAA-1 defekti bulunan çiftler günümüz şartlarında yardımcı
üreme teknikleriyle tedavi edilmelidirler.
Sperm
morfolojisi ile sperm fonksiyonları arasında anlamlı
ilişki bulunduğu başka çalışmalarda da gösterilmiştir.
Franken zona pellusida ile uyarılmasını takiben akrozom
reaksiyonu geçirebilme potansiyelinin %4'ün üzerinde
normal morfoloji gösteren spermlerde anlamlı derecede
yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Aynı araştırıcı diğer
çalışmalarında da sperm-zona bağlanmasında sperm morfolojisinin
önemli bir gösterge olduğunğ savunmuştur. Sperm ve zona'nın
karşılıklı etkileşiminde ZP3 proteini akrozom reaksiyonunun
gelişmesinde primer faktör olarak gösterilmektedir.
İleri
derecede teratozoospermisi bulunan bireylerde de fertilizasyonun
görülmesi morfolojisi bozuk olmasına rağmen zonaya bağlanma
ve akrozom reaksiyonu geçirebilme gibi normal fonksiyonlar
gösteren spermatozoaların varlığı ile izah edilebilir.
Bu nedenle zona pellusidaya karşı akrozom reaksiyonu
gösterebilirliliğinin ölçülmesi fertilizasyonun değerlendirilmesinde
faydalı bir yöntem olarak görülmektedir. Akrozom reaksiyonu
kalsiyum ionofor gibi uyarıcılar kullanılarak değişik
testlerle yapılabilir. Franken solübilize edilmiş zona
ile uyarılmış akrozom reaksiyonunun ölçülmesinin daha
doğru olacağını ileri sürmüştür (Franken). Spermlerin
seminal plazmadan ayrıldıktan hemen sonra akrozom reaksiyonları
tayin edilirse spontan akrozom reaksiyon durumları değerlendirilmiş
olunur. Bu şekilde akrozom reaksiyonu yüksek bulunursa
akrozom instabilitesine bağlı sperm fonksiyon bozukluğu
bulunduğunu gösterir. Gerçektende normal sperm morfolojisi
oranı ile spontan akrozom reaksiyonu ölçümleri arasında
bir ilişki gösterilememiştir. Dolayısıyla bu yöntemle
akrozom reaksiyonunun değerlendirilmesinin sperm fonksiyonlarında
kullanılmasının doğru olmayacağı ileri sürülmektedir.
Son yıllarda insan ZP3 genine ait DNA dizisi ve arkasından
hamster ovarial hücrelerinden biyolojik olarak aktif
rekombinant ZP3 (rhuZP3) elde edilmiştir. RhuZP3 insan
akrozom reaksiyonu için uygun bir agonist olarak ve
sperm fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ilerisi
için ideal bir yöntem olarak gösterilmektedir.
Sadece
akrozom reaksiyonu geçirmiş spermlerin iç zona pellusida
membranında gösterilmiş olması, akrozom reaksiyonunun
başlatılmasında zonanın tek etken olabileceğini düşündürmektedir.
Ancak, zonaya bağlanan her spermin fertilizasyon yapma
kapasitesine sahip olacağı düşünülemez. Franken'e göre
gerek akrozom reaksiyonu geçirmiş gerekse akrozomu sağlam
spermler zonaya bağlanabilir. Bu bağlanma iki basamakta
gerçekleşir. I) Gametlerin temas ettikleri ilk 1 dakika
içinde gelişen ve gevşek tutunma ile karekterize geçici
bağlanma ve II) Gametlerin 2 saatten fazla inkübasyonları
sırasında görülen irreverzible kalıcı bağlanmadır ki
spermin semi-penetrasyonunu ifade eder. Akrozom reaksiyonu
geçirmiş sperm zonanın dış membranına geçici olarak
gevşek biçimde tutunur. Oysa akrozomu sağlam sperm dış
akrozom membranı vasıtasıyla zonaya irreverzible olarak
bağlanır ve zonanın yüzeyindeyken akrozom reaksiyonunu
geçirir, arkasından penetrasyonunu yapar. Spermatozoa
normalde invitro şartlarda kapasite kazanırken artmış
spontan akrozom kaybı göstermemelidir. Aksine, kapasite
olmuş sperm önce zona pellusidada ZP3 proteinine bağlanır
bundan sonra akrozom reaksiyonu gelişir.
İnsanda
sperm-oosit füzyonunda önceden PH-30 antijeni olarak
adladırılan fertilin önemli bir diğer sprem yüzey membran
proteinidir. Fertilin alfa ve beta subunitlerinden meydana
gelmiştir. Beta subuniti NH2 ucunda disintegrine benzer
bir zincir taşır. Disintegrinler ise yılan zehiri proteini
grubundandır ve integrin ligandları gibi davranarak
hücre-matriks etkileşiminde rol alır. Fertilin beta
disintegrin benzeri zinciri oosit plazma membranı üzerinde
integrinlerle etkileşime girerek spermatozoanın oosit
plazma mebranını tanımasını sağlar ve bu şekilde sperm-oosit
füzyonunda rol alır. İntegrinlerle etkileşime giren
diğer proteinlerde olduğu gibi çoğu disintegrinler de
ortak bir bağlayıcı dizi içerirler: RGD; Arg-Gly-Asp.
Bu dizideki değişiklikler bağlanma afinitesini ve spesifisitesini
etkilerler. RGD dizisi içeren peptidler türe spesisifik
etki gösteririler. Yani homolog oositlere sperm bağlanması
spesifik disintegrin bağlayıcı reseptörlerle olur. Oositteki
integrinlerin RGD dizisini tanımalarınnda vitronektin
veya fibronektinin etkili oldukları ileri sürülmüştür.
Gametlerin
birbirlerini tanımaları ve ilk bağlanmaları kapasite
olmuş spermatozoanın yüzeyinde yerleşmiş karbonhidtat
bağlayıcı proteinler (lektinler) ile oositi çevreleyen
ekstrasellüler glükoprotein matriks, zona pellusida,
arasında olur. Ancak, homolog gametler arasında fertilizasyon
sağlamada rol alan moleküllerin tanınmaları üzerinde
çalışmalar halen devam etmektedir. Sperm yüzeyinde lokalize
olup zona pellusidaya bağlanma aktivitesi gösteren spermadzin
proteinlerinden biri AWN-1 olup, tubuli rekti, rete
testis ve seminal vezikül epitel hücrelerinden salgılanırlar
ve tüm akrozomal kılıf membranını kaplar. AWN-immünpozitif
spermatogoniumların direk olarak tubuli seminiferilerin
bazal membranı üzerinde ve komşu hücreler içinde lokalize
olmaları bu proteinin hücre maturasyonu ile ilgili olabileceğini
düşündürmüştür. Eksperimental çalışmalarda bir diğer
spermadezyon proteini olarak da SSP-7 tanımlanmıştır.
Epididim ve özellikle duktus deferens ampullasından
salgılanan SSP-7, rete testis epitel hücreleri içinde
bulunamamıştır. Boğalarda tesbit edilen AWN spermadesini
ile aygırlarda bulunan SSP-7 spermadezinlerinin aminoasit
dizileri büyük oranda homoloji göstermektedirler (Reinert).
Ancak, AWN ve SSP-7 moleküllerinin sekresyon yerleri
her iki türde farklılık göstermektedir. İndirek immünfloresan
çalışmalarında SSP-7 aygır spermatozoasında ekvatoral
bölgeye sınırlı kalırken, boğada AWN tüm akrozomal membranı
kaplamaktadır. Bütün bu bulgular, türe özgü fertilizasyonda
farklı orijin ve lokalizasyonlara sahip, morfolojiyi
oluşturan yapısal spermadezin proteinlerinin rol aldıklarını
vurgulamaktadır.
Sperm
maturasyonunun en önemli göstergesi epididmal kanal
boyunca geçerken görülen plazma membran modifikasyonudur.
Epididim epitelinden sekrete edilen bazı moleküller
sperm yüzeyince absorbe edilirlerken, aynı zamanda hem
membran yapısında bulunan hem de yüzeyden absorbe edilmiş
proteinlerin lokalizasyonları da değişir yada kendileri
değişir veya maskelenirler. Bütün bu değişiklikler spermin
fertilizasyon kapasitsinin bir göstergesidir.
Monoklonal
antikorların spermatozoaya bağlanmaları flowsitometri
ile değerlendirilebilir. Bu şekilde TÜS-2, TÜS-10 ve
TÜS-17 sperm kuyruğuna, TÜS-1 akrozomal içerikle, TÜS-19
ve TÜS-20 akrozomal membranla bağlanarak kantitatif
inceleme için kullanılabilirler. Bu antikorların bağlandığı
antijenlerin fonksiyonel önemleri tam bilinmemekle birlikte,
genel olarak spermatozoanın fonksiyonu konusunda bir
fikir edinilebilir. Bütün bu antijenlerin bulunması
spermatogenezin sağlamlığı ve normal spermatogenez durumunda
ise daha kaliteli spermatozoa yapıldığına işaret eder.
İnfertilite ile azalmış pididimal antijenler arasında
bir ilişki bulunduğu ortaya konmuştur.
Anormal
morfolojili spermlerde DNA hasarı daha yüksek oranda
bulunmaktadır. ICSI yapılan olgularda DNA hasarı yüzdesi
ile fertilizasyon oranları arasında negatif ilişki gösterilmiştir.
Spermiyogramlarında morfoloji ve motilite bozukluğu
gösteren olgularda ICSI yapılırken normal görünümlü
spermatozoa kullanılsa da, bu hücrelerde DNA hasarı
bulunma olasılığı oldukça yüksek olmaktadır. Spermatozoada
kromatin anomlailerinin dekondensasyonun başlama yada
tamamlanmasında engel olması mümkündür. Bütün bu bulgular
değerlendirildiğinde görülmektedirki sperm membran yapısı
fertilizasyonun gelişmesinde önemli bir role sahiptir.
Gerek gametlerin füzyonu gerekse spermatozoanın genetik
materyalindeki defektler ile birlikteliği invivo veya
invitro fertilizasyon bozuklukları olgularında sperm
morfolojisinin özellikle tetkik edilmesi, hatta bu yapıyı
kullanan fonksiyon testlerinin kullanılması gerekliliğini
vurgular niteliktedir.
Spermin
ovum içine girmesi birbirini takip eden bir seri reaksiyonu
ile gerçekleşir. Sperm-yumurta füzyonundan primer sorumlu
adezyon proteinleri integrin ve disintegrinlerdir. Bir
adezyon proteini olan PH-30 ise akrozom üzerinde, postekvatoral
bölgede ve plazma membranında lokalizedir. Spermin zonaya
ve oolemmaya bağlanmasında görevli bir füzyon proteinidir.
PH-30 round spermatidlerden sentezlenir. İntegrin ovum
membranları üzerinde, disintegrin ise sperm membranı
üzerinde bulunur. Gerek PH-30 gerekse disintegrinler
sperm üzerinde glikozilasyon bölgeleri içerirler ve
bu şekilde ovum üzerindeki bağlayıcı proteinlerle bağlanabilirler.
PH-30 alfa ve beta disintegrin molekülleri posterior
sperm başında yerleşmişlerdir. Alfa disintegrini oolemmanın
penetrasyonunda da rol alır. Beta subüniti ise ovum
üzerinde bulunan integrine Arg-Gly-Asp (RGD) aminoasit
dizisi vasıtasıyla bağlanırlar. RGD adezyon peptidi
spermatozoa üzerinde bulunur ve füzyondan sorumlu primer
bağlanma bölgesini oluşturur. Bu peptid dizisinde değişiklik
olması sperm-ovum füzyonunu bozar. Türe spesifik füzyon
bu şekilde korunabilmektedir. İntegrin oosit membranları
üzerinde bulunur. İntegrinin aktivasyonu ve fertilizasyon
için Ca gereklidir. İntegrin bağlayan peptidlerin kulanılması
veya alfa ve beta peptidlerin monoklonal antikorlarla
presipitasyona uğramaları fertilizasyonu engeller.
Zonayı
geçip perivitellin aralığa giren spermatozoa oolemmaya
(vitellin membran) bağlandıktan sonra, membran yapısında
bulunan peptidlerin etkisiyle oolemmadaki K kanallarını
aktive eder. Bu şekilde ovum membranında depolarizasyon
meydana gelmiş olur. Membranın bu şekilde depolarizasyonu
bir elektrik sinyali doğurur. Bu elektrik sinyali vasıtasıyla
ikinci polar cisim oluşarak dışarı atılır. Eksperimental
çalışmalar bu sırada ortamda belirli konsantrasyonda
CaCl bulunmasının gerektiğini ortaya koymuştur. Eğer
elektrik sinyalinin şiddetinde bir değişiklik olursa
ovumda aktivasyon meydana gelmez. Ovumun aktivasyonu
için gerekli diğer koşullar arasında ortam ısısı, pH,
Ca ve antisperm antikorların bulunmaması önemli faktörlerdir.
Spermatozoaya
karşı oluşan antikorlar ile oosit membranı arasındaki
ilişki de immün bir reaksiyon ile gametlerin birbirlerine
yaklaşmalarını sağlayarak füzyonlarını stimüle edebilir.
Antikorların gamet membranlarından Na/K iyon geçişine
yol açarak transmembran uyarı sinyallerinin oluşmasını
sağladıkları gösterilmiştir.
Spermatozoanın
oolemma üzerinde spesifik reseptörlere bağlanması G-proteinlerini
ve inositylphosphatase'yi aktive ederek membran fosfolipidlerinin
oluşmasını sağlar. Gametlerin füzyonu neticesi ovumun
yüzeyinde oluşan mikrovilluslar spermatozoayı ovumun
içine çekerler. Bu işlemler integrinler veya hücre strüktürü
tarafından yönetilir. Oositlerin aktivasyonu için gametlerin
füzyonunun şart olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü,
ooplazma içine spermin direk enjeksiyonu bile oosit
için yeterli bir stimulus oluştuabilir.
Oosit
membranının K'a bağlı depolarizasyonunu takiben oosit
içindeki depolardan Ca salınımı olur. Fertilizasyonu
takiben ovumun aktivasyonunda Ca esas role sahiptir.
Neticede Ca'a bağlı bazı olaylar gelişir: Metafaz 2
aktive olur, kortikal granüller açığa çıkar, ikinci
polar cisim atılır. Spermin inseminasyonunu takiben
Ca'un açığa çıkması ve fertilizasyon için gerekli uyarıların
başlaması 20-35dk içinde olur.
Spermatozoanın
oosit membranındaki spesifik reseptörlere bağlanmasıyla
oosit içine veya çevresine yayılan bir takım sinyaller
açığa çıkar, hücre içine Ca girişi artar ve phosphoinositide
yolu aktive olur. Membran aktivasyonu ve hücre içi Ca
artışında G-protein, InsP3 ve PIP2, DAG (diacylglycerol),
PK-C yolu işleyerek gerçekleşir.
Bir diğer
görüş ise spermatozoanın yumurta içine bir stoplazmik
faktör taşıması ve bu şekilde yumurtanın aktive olmasıdır.
Spermin sitozolünden ekstrakte edilen bir proteinin
membran hiperpolarizasyonunu ve hücre içi K artışını
stimüle ettiği ortaya konmuştur.
Sperme
ait proteinazlar da oositleri aktive edebilir. Somatik
hücrelere integrinlerin bağlanmasını takiben Ca çıkışının
arttığı gösterilmiştir. Spermin oolemmaya bağlanması
ile açılan kanallardan spermdeki aktive edici faktörün
ooplazmaya geçişi olur. Burada kalsiyumun kendisi, InsP3
veya sperme ait bir sitozolik protein sorumlu olabilir.
Membranın hiperpolarizasyonu potasyumun dışarı doğru
çıkışını uyarır. Oosit aktivasyonunda aracı faktörler
sperm faktörü, inozitoltrifosfatlar ve fosfolipaz olabilir.
InsP3'ün ilgili reseptöre bağlanması ile hücre içi kaynaklardan
Ca salınımı olur. Ca'un açığa çıkması ile yumurta içindeki
maturasyon uyarıcı faktörler de aktive olur. Bu şekilde
hücre siklusu ve DNA sentezi başlatılır. InsP3'ün pronuklear
membranı da parçalayabildiği öne sürülmüştür. Bu reaksiyonlarda
aracı maddeler cADPriboz veya cGMP olabilir.
Spermin
oolemmaya bağlanması: Zona pellusidayı geçen spermatozoa
corona hücreleri ve oval şekillerinin yönlendirmesi
ile perivetellin aralığa girerek oolemma ile temas eder.
Burada ilk temas postakrozomal bölgede ekvotoral bölge
yakınında bulunur. Burada membran fosfolipidleri değişikliğe
uğrar. Spermatozoa plazma membranının oosit plazma membranı
ile birleşmesi neticesi spermatozoa immıtil hale gelir.
Spermatozoa oolemma üzerindeki mikrovilluslarla füzyona
uğrar. Ooplazma içine sperm başının girmesi ve pronukleus
migrasyonu mikrofibrillerin ve kalsiyum çıkışı ile tetiklenir.
Füzyon ile birlikte mikrofibriller aktin-miyozin sistemi
ile retrakte olarak spermi pasif olarak ooplazma içine
çeker.
Spermin
bağlanmasında olemma üzerinde spesifik bölgeler sorumludur.
Genellikle polar cismin karşı kutbu tercih edilir. Ekvatoral
segmentte bulunan fibronektin ve integrinlerin oolemmaya
spermatozoanın bağlanmasındaki rolleri araştırılmaktadır.
Spermatozoanın
ZP'ya bağlanması: Spermatozoa zonaya önce gevşek
bağlanır, sonra kuvvetli tutunur. Kapasite olmuş spermatozoanın
yüzeyinde bulunan reseptörlerin yapısındaki sakkaridler
fükoz, galaktoz ve asetile olmuş aminoşekerlerdir. D-Mannoz
da vardır. Sakkaridler ZP3 ve diğer zona reseptörlerine
bağlanırlar. Bu bağlanma spermatozoanın genetik kontrolü
altındadır.
Akrozom
reaksiyonu sırasında spermatozoaya bağlı hydrolase ve
galaktosyltransferase enzimleri açığa çıkarak zonaya
bağlanırlar. PH-30 sperm-zona bağlanmasında rol alan
bir adezyon proteinidir. Spermin kapasitasyonu sırasında
akrozin sperm başının ön yüzüne taşınır. Akrozinin sperm-zona
bağlanmasında önemli bir rolü olduğu gösterilmiştir.
Akrozonon sperm başının ön bölgesine doğru migrasyonu
akrozom reaksiyonunun başlatılmasında tetikleyici bir
mekanizmadır. Akrozom ve plazma membranlarınını füzyonu
ile bol miktarda dışarı salınırlar. Akrozin prekürsörü
olan proakrozin karbonhidratlara bağlanarak akrozom
reaksiyonuna uğramış spermatozoa ile zona arasında karşılıklı
bir bağlanma sağlamış olur. Bu şekilde proakrozinin
zona penetrasyonunda zonaya daha sıkı yaklaşması sağlanmış
olunur.
Zona pellusida
üzerindeki primer sperm reseptörü ZP3'dür. Her bir spermatozoa
çok sayıdaki bu reseptörlere bağlanır. Bu tutunma sperm
plazma membranının agregasyonuna yani bir şekilde yamanmasına
neden olur. ZP3'bağlanması türe özgü bir bağlanmadır.
Akrozom reaksiyonna uğramış spermatozoalar zonanın penetrasyonu
süresince zonaya bağlı halde beklerler ve tamamlandığında
serbest kalırlar. Bu sıradaki bağlanma ise iç akrozom
membranı ve bir ikinzil reseptör olan ZP2 arasında gerçekleşir.
Daha zayıf olan bu ikincil bağlanmalar spermatozoanın
zonayı penetrasyonu sırasında işlemş kolaylaştırmaya
yardımcı olur.
Fertilizasyon
sırasında spermin sentrozomu oositiniçine girer. Bu
sentrozoma oositin mikrotubili organize edici merkezi
(MTOC) adı verilir. Bunun dışında mikrotubuli formasyonuna
sadece oosit içind arest olmuş metafaz plağında rastlanılır.
Oosite ait sentrozom ise mayozda kromozomların üzerinde
dizildiği metafaz plağındaki polar görevini tamamladıktan
sonra tekrar kendini yenilemez. Sentrozomun yapısnı
oluşturan 3 adet protein vardır: 1) dişiden gelip spermatozoa
sentrozomunun yapısına giren ve mikrotubuli oluşumunda
önemi bulunan gama-tubulin, 2) kalsiyum bağlayan centrin,
3) NuMA mitoz plağını lokalize eden nükleer protein
ve 4) sentrozomun organizasyonundan sorumlu pericentrin.
Spermin
sentrozomunun girişi ile aynı zamanda oositde aktive
olarak ikinci polar cismini atar ve pronukleus oluşumunu
sürdürür. İnseminasyonun 6. saati içinde sperm sentrozomundan
çıkan mirotubuli uzantıları dişi pronukleusu ile temas
edinceye kadar bütün sitoplazmayı tarar ve oositin pronukleusunu
tutarak erkek pronukleusunun yakınına çeker. Pronukleusların
bu yer değiştirmeleri dynein ve kinesin motor proteinleri
sayesinde olur. Her iki pronukleus sitoplazma içinde
ekzentrik lokalizasyonda bulunurlar. Mitozun profaz
döneminde erkek ve dişi kromozomlar kondanse olurlar
ve bu sırada duplike olarak iki kutba doğru hareket
eden sentrozomların arasındaki mitoz iğciklerinin üzerinde
karşılıklı olarak dizilirler. Demekki insanda sentrozom
geçişi erkeğe ait bir fonksiyondur.
Sentrozoma
ait yapısal yada fonksiyonel bozuklukların fertilizasyonu
olumsuz etkiledikleri gösterilmiştir. Bu şekilde ortaya
çıkan bozuklukları Hewitson 3 grupta inceler: 1) spermin
mikrotubuli oluşturmasındaki bozukluk, 2) sperm sentrozumunun
baş'dan kopması ve 3) mikrotubulilerin oluştukatn sonra
uzayamamaları. Bunların dışında spermin oosit içine
girememesi, mayz metafazının yeniden aktive olamaması,
çok sayıda dişi karyomerlerinin oluşması ve erkekte
kromozomları erken kodense olarak mayo plağını oşturması
da yine sentrozom ile ilgili diğer bozukulklardır. Sentrozomdaki
bu bozukluklar ICSI ve diğer yardımcı üreme teknklerinde
karşılaşılan ve etyolojisi ortaya konamayan diğer fertilizasyon
yetmezliklerinin muhtemel nedenlerini izah edebilir
niteliktedir. Bu olgularda kromatin dekondensasyonu
asenkronoz olmaktadır. Akrozom kılıfının altındaki kromozomlar
başın posteriorunda yerleşmiş olanlara göre daha yavaş
dekondanse olurlar. Asenkronoz dekondensasyonun önemi
tam anlamıylaortaya konmamış olmakla birlikte akrozomun
altında bukunan bölgeye nukleus proteilerinin naklinde
ciddi bozulmalar görüleblmektedir. Ayrıca bunlarda genetik
defektlerin de gelişebileceği bildirilmiştir. Erkeğe
bağlı infertilite olgularında sperm sentrozomuna ait
bozuklukların gerek normal gerekse yardımcı üreme teknikleriyle
elde edilebilecek fertilizasyondaki başarısız kalnmasındaki
önemleri son yıllarda üzerinde çalışılan bir konu olma
özelliğindedir.
Doç.Dr.
Kaan AYDOS
|