|
SPERME
KARŞI İMMÜN TOLERANS MEKANİZMASI
Kaan
AYDOS
Testisler
immünolojik olarak özelliği olan organlardır. Testis
içinde immün reaksiyonlar, vücudun diğer organlarına
göre daha zayıf görülürler. Geç spermatositler, spermatidler
ve spermatozoa immün sistem için yabancı olan antijenler
taşırlar. Oysa buna karşı immün bir yanıt meydana gelmemektedir.
Embriyogenezis sırasında immün sistemin kendi antijenlerine
karşı tolerans geliştirmesinden çok sonra, puberte ile
birlikte spermatogenezin başlamasını takiben gelişen
germ hücreleri üzerinde vücudun tolerans sistemlerine
yabancı yeni antijenler eklenirler. İşte, spermatogenez
sırasında farklılaşan germ hücrelerinin eksprese etmeye
başladığı ama vücudun tanımadığı böyle yeni antijenlere
karşı immün sistemin de otoimmün bir reaksiyon başlatması
beklenir. Oysa normal koşullarda böyle bir otoimmün
reaksiyon görülmemektedir.
İmmün
sistemin sperme karşı neden yanıtsız kaldığı tam izah
edilmiş değildir. Erkekte normalde seminifer tubüller
arasındaki doku aralığında başka immün kompetan dokularda
olduğu gibi makrofajlar, lenfositler ve lenfatikler
mevcut iken, seminifer tubüllerin içerisinde immün sistem
hücreleri bulunmamaktadır (El-Demiry 1985; Gilula 1976).
Bu histolojik bulgulara dayanılarak, germ hücrelerini
morfolojik ve humoral olarak interstisiyel dokudan ayıran
bir kan-testis bariyeri bulunduğu önerilmektedir.
Bu bariyerin elemanları hücreler, immünosupresif moleküller
ve bazı tam tanımlanmamış genetik faktörlerdir. Bunların
hepsinin birlikte katkıları neticesi, seminifer tubüller
içerisinde ayrı bir özel tolerans bölgesi meydana getirilmiş
olunur.
Kan-testis
bariyerinin morfolojik yapısını ise iki hücre grubu
oluşturur: peritubüler miyoid hücreler ve
Sertoli hücreleri. Her ne kadar miyoid hücreler
bazı hayvan türlerinde immünglobülinler gibi büyük molekülleri
tubül lümenin dışında tutmaktaysalar da, insanlarda
fonksiyonel olarak önemleri daha azdır (Tung 1971).
Bariyerin oluşturulmasında morfolojik olarak esas öneme
sahip olan hücre Sertoli hücreleri ve bunların aralarında
yaptıkları özelleşmiş epitel bağlantılarıdır. Sıkı bağlantı
noktaları (tight junctions) olarak adlandırılan bu tıkayıcı
bağlantılar epitel hücreleri arasında vücudun en sıkı
bileşkesini oluştururlar ve kan-testis bariyerinde çok
önemli rol üstlenirler (Gilula 1976). Her ne kadar puberte
öncesi testislerde büyük moleküller kolayca penetre
ederek tubül lümenine geçebilirlerse de, puberteden
sonra Sertoli hücreleri arasında sıkı bağlantı komplekslerinin
oluşması germ hücrelerinin bulunduğu kompartımanı lenfositlerden,
immünglobulinlerden ve diğer solubl immün mediatörlerden
efektif biçimde izole eder. Bazal kompartıman büyük
hücrelerle infiltre olurken, artık sıkı bağlantı noktalarının
oluşturduğu bariyerin ötesinde adluminal alana bu moleküller
giremezler (Connell 1978).
Diğer
yandan, sperm antijenlerinin immün sistemden tümüyle
izolasyonunda sadece Sertoli hücreleri arasındaki sıkı
bağlantı kompleksleri sorumlu değildirler. Çünkü bu
komplekslerin yoğunluğu seminal kanallar boyunca büyük
değişiklikler gösterir. Dolayısıyla kan-testis bariyerinin
bütünlüğünde ciddi bölgesel farklılıklar oluştururlar.
Örneğin bazı hayvanlarda enjekte edilen IgG antisperm
antikorları seminifer tubüller içerisinde spermde görülemezken,
rete testis ve efferent kanallar içerisindeki sperm
üzerinde bulunabilmektedirler (Tung 1971). O halde,
sıkı bağlantı kompleksleri bazı alanlarda daha zayıf
kalmaktadır. Benzer şekilde, efferent tubüllerde bu
bağlantıların büyük moleküllerin geçmesine izin verecek
şekilde büyük açıklıklar içerdiği de başka çalışmalarda
ortaya konmuştur (Anderson 1988). Rete testis ve epididimde
morfolojik bariyerin zayıfladığı bu bölgelerdeki epitel
tabakasının lenfosit ve makrofaj bulundurduğu diğer
çalışmalarda da vurgulanmıştır (Wang 1983).
Kan-testis
bariyerindeki anatomik açıklıklara rağmen immün yanıtın
oluşmaması nedeniyle, hücresel immün mekanizmada bir
baskılanma (downregulation) bulunabileceği önerilmektedir.
Sperme karşı tolerans kazanılmasında bu immünite azalması,
normal Sertoli hücresi-immün sistem reseptör etkileşiminden
farklı bir mekanizmayla gerçekleşir. Buna aktif immünsupresyon
adı verilir (Tung 1980). Aktif immünsupresyon; anatomik
olarak zayıf noktalardan bir miktar sperm antijenlerinin
sürekli sızması ile meydana gelmektedir. Neticede T-supresör
hücrelerin uyarılması ile immün sistemde desensitizasyon
ortaya çıkar. Böylece spermlerdeki bu sızıntı tolere
edilir hale gelir. Aynı allerjenler için yapılan tedaviye
benzer şekilde gerçekleşir. Buna karşılık, vazektomi
ya da travma gibi büyük miktarda sperm antijenlerinin
ortaya çıktığı durumlarda artık immün yanıtın şiddeti
patolojik sınırlara erişir.
Yukarıdaki
teoriyi destekleyen bir çalışmada, deneysel allerjik
orşit oluşturulan bir hayvanın T-lenfositleri başka
bir hayvana enjekte edildiğinde, bu hayvanda da benzer
orşit tablosu ortaya çıkmaktadır (Mahi-Brown 1987).
Orşitin ilk görüldüğü alan ise, kan-testis bariyerinin
anatomik olarak zayıfladığı rete testis olmuştur. Dolayısıyla,
alıcı hayvanda sperm antijenlerinin reaksiyon yapabilmesi
için kan-testis bariyerinin etkilenmesi gerekmemektedir,
burada lenfositlerle aktarılan hücresel immün sistem
rol oynamaktadır.
Aktif
immünsupresyon oluşmasında dolaşıma sızan sperm antijenlerinin
kaynağı; rete testis ve efferent kanallar ile spermatogoniumlar
ve preleptoten spermatositlerdir (Yule 1987).
Sitokinler
ve diğer humoral mediatörler de aktif immünsupresyonda
etkili olmaktadırlar. gama-interferon, soluble Fc reseptörü
ve TGF-beta immünsupresyon özellikleri bulunan sitokinlerdir.
Testosteron da T-supresör lenfositleri uyarıcı
etkisiyle aktif immünsupresyona katkıda bulunur (Lehmann
1988). Testosteron, serum antisperm antikor miktarı
ile ters korelasyon gösterir (Kelly 1995). Ayrıca, seminal
plazmada da spermi kadın genital sisteminde koruyacak
immün modülatörler tanımlanmıştır. Bazı hayvanlarda
spontan allerjik orşitin ortaya çıkması (Teucher 1985)
ya da doğal olarak antisperm antikor taşımaları genetik
bağlantıları da düşündürmektedir (Madrigal 1986).
Seminifer
tubüllerde az sayıda immün hücre bulunmasına karşın,
epididimler bol miktarda lenfosit ve makrofaj
içerirler. Epididim epitelyumunda T-supresör hücreler
hakim iken, interstisiyumda lenfosit populasyonunun
büyük kısmını T-helper hücreler oluşturur. Bu bulgular
epididimin immün mekanizmada önemli rol oynadığını göstermektedir.
Örneğin, vazektomize erkeklerin ejakulatındaki lökosit
sayısı, normal erkeklerinkinden anlamlı derecede düşüktür
(Olsen 1984). Erkek üreme sisteminde antikor sekresyonu
ve hücresel immünitenin en olası kaynağı olarak epididim
önerilmektedir.
Vaz
deferens de immünolojik tolerans mekanizmasında
rol alır, çünkü vaz epitelyumunda T-lenfositler ve makrofajlar
bulunur (el-Demiry 1985). Diğer yandan, vaz deferensler
hem spermin epididimden hızla ejakulatör kanallara geçmesini
kolaylaştırırlar, hem de prostattan gelecek enfeksiyonlara
karşı bir engel teşkil ederler.
Seminal
veziküllerin lümeninde ve interstisiyumunda kısmen
daha az immün hücre bulunur. Ama sekresyonu yüksek düzeyde
immünosüpresif maddeler içerir. Araştırmalar seminal
veziküllerin lümeninde makrofajlar tarafından sperm
otofajisinin gerçekleştiğini ortaya koymuştur (Shimada
1996). Genel olarak seminal veziküllerde nonspesifik
bir immün fonksiyonun varlığı kabul edilmektedir.
Yüksek
oranda T ve B lenfosit içermeleri nedeniyle prostat
immünolojik olarak aktif bir organ olarak kabul edilmektedir.
Antikor yapan B lenfositlerin deposu olarak prostat,
seminal kanal sekresyonlarında bulunan antikorların
da kaynağıdır. Diğer yandan prostat ürogenital sistemin
de önemli bir enfeksiyon ve enflamasyon kaynağıdır.
Özellikle prostatit sık konulan bir tanıdır.
KAYNAKLAR
|