|
ANORMAL
MORFOLOJİYE SAHİP SPERMATOZOALARIN FERTİLİZASYON POTANSİYELLERİ
İnsan
spermatozoalarının fertilizasyon potansiyellerinin en
iyi göstergelerinden biri sperm morfolojisidir. Sperm
morfolojisinin değerlendirilmesindeki problem ise spermlerin
pleimorfik olmalarıdır. Işık mikroskopisi ile yapılan
incelemeleri ancak sınırlı bilgi vermektedir. Elektron
mikroskopi çalışmalarıyla ise, hiç şüphe edilmeyen ultrastrüktürel
anomaliler bile ortaya çıkarılabilmektedir. Sperm analizine
ait sonuçlar ve sınır (cut-off) değerler normal sperm
morfolojisine ait kriterlere dayandırılarak yapılmaktadır.
WHO’nun önerdiği klasifikasyon, klinik uygulamalar için
uygundur. Sperm başına ait ciddi anomalileri olan hastalarda,
döllenme sağlanabilse bile, gebeliğin başarılı bir şekilde
devam şansı düşük kalmaktadır. ICSI’deki başarı şansının
ise sperm analizi veya sperm morfolojisi ile ilgisi
şüphelidir. Sperm dekondansasyon defektleri ve DNA anomalileri,
sperm morfolojisinden bağımsız olarak spermin dölleme
kapasitesini etkileyen esas faktörler olabilir. Sentrozom
disfonksiyonu da, basitçe spermatozoonun ooplasm içine
enjeksiyonu ile çözümlenemeyecek bir grup patolojiyi
oluşturmaktadır.
Bu
yazıda spermatozoanın kompozisyonu ve ultrastrüktürü
hakkında bilgi verilmiş ve spermin ultrastrüktürel yapısı
ile sperme ait DNA anomalileri tarif edilerek fertilizasyon
potansiyeline olan etkileri üzerinde durulmuştur.
Giriş
Detaylı
ve etraflı bir sperm analizi, infertil çifte yaklaşımda
ilk yapılması gerekenlerden biridir. Semenin kalitesi,
klasik olarak spermlerin ejakülat içerisindeki sayısı,
motilitesi ve morfolojisine bakılarak değerlendirilir.
Bu parametreler içerisinde sperm morfolojisi, bir erkeğin
dölleyebilme potansiyelini en iyi biçimde gösterenidir
(Bostofte et al.,1982; Rogers et al.,1983; Kruger et
al.,1986,1988; Chan et al.,1989; Enginsu et al.,1991;
Ombelet et al.,1994,1997a; Wichmann et al.,1994; Egger-kruse
et al.,1996). Sperm morfolojisi ile fertilizasyon poyansiyeli
arasındaki bağlantı birçok araştırmacı tarafından ortaya
konmuştur.
Spermatozoonun
kompozisyonu ve ultrastrüktürü
Sperm
hücresi baş, boyun, orta-parça ve kuyruk bölümlerinden
oluşur. Spermin plazma zarı baş kısmını çevreler ve
kuyruğun ucuna kadar ilerler. Baş bölümünün büyük kısmını
yoğun ve kompakt yapıdaki nükleus kaplar. Bu çekirdek
içerisinde paternal DNA mevcuttur. Burada yine DNA’ya
sanki bir şapka oluşturan akrozom ve plazma zarı yer
almaktadır. Akrozom, baş (cap) ve ekvatoryal bölge olmak
üzere ikiye ayrılır. İç ve dış zarlar olmak üzere, içerisinde
akrozomal matriksi barındıran kese şeklinde bir yapıdan
ibarettir. Akrozom, Golgi organelinden türediğine inanılan
bir yapıdır ve nükleusun 2/3’ünü kaplar. Membranlarının
arasındaki matrikste yoğun olarak yer alan hidrolitik
enzimler, akrozomal reaksiyon ve oosit penetrasyonu
esnasında önemli rol oynarlar. Akrozomun altında, post-akrozomal
segment yer alır ve bu bölge genelde sperm ile oosit
membranlarının füzyonunun gerçekleştiği bölgedir. Akrozom
reaksiyonu, spermin dış membranı ile akrozomun dış membranı
arasında izlenen yoğun vezikülasyon ve bunu takiben
meydana gelen füzyon olayına verilen isimdir.
Boyun
kısmının en önemli parçaları nükleusun hemen altında
yer alan ‘bağlantı (connecting) parçası’ ve 9 adet üçlü
(triplet) mikrotübülden oluşan proksimal sentrioldür
(sperm sentriolü 9+0 mikrotübül organizasyonuna sahiptir).
Bu yapı içte ve dışta yoğun (dense) bir materyalden
oluşan, sperm sentrozomu veya peri-sentriolar materyal
denen yapıyı oluşturur. Segmente kolumnar yapılar proksimal
sentriolü her iki taraftan sararlar. Sentriol, intra-ooplazmik
fertilizasyonun gerçekleşmesi yönünde nükleustan sonra
en önemli sperm organelidir ve ‘sperm aster’inin oluşmasından
sorumludur (Van Blerkom andDavis,1995).
Spermin
orta parçası (mid-piece), spermin ilerletici gücünü
oluşturur ve proksimal sentriolden kuyruğun ucuna dek
ilerleyen, mikrotübüller içeren santral aksonemden meydana
gelir. Aksonemal kompleksin mikrotubüler yapısı, 9+2
şeklinde organize olmuştur; yani ortada yer alan iki
adet mikrotubüler yapıyı periferde çevreleyen 9 çift
mikrotubül yer alır. Bu çifter yapıların dışında ise
yine 9 adet kalın fibriler (dens fibers) oluşum mevcuttur.
Kranial yönde bu yapılar ‘bağlantı’ya da ‘ara’ (connecting)
parça ile devamlılık gösterir. Bu iplikçikler, protein
fosforilasyonu aracılığı ile spermin hareketinden sorumludurlar
(Tash and Means, 1983) ve dişi ve erkek genital traktusundaki
sperm transiti esnasında spermi hasardan korurlar.
Kuyruğun
hareketi dynein kollar aracılığı ile iletilir ve bu
şekilde aksonemal mikrotubüllerin birbirleri üzerinden
kayması sağlanır. Ara parçada, aksonem ve dıştaki yoğun
fibriller helikal şekilde organize olmuş mitokondrialardan
meydana gelen bir kılıf ile sarılmıştır (Zamboni et
al., 1971). Flajellar hareket için ATP’ye ihtiyaç vardır.
Bu ATP, ara-parçadaki mitokondrialardan sağlanır ve
magnezyum varlığında dynein kollarındaki ATPaz aktivitesi
sayesynde hidrolize olur. Sitoplazmik damlacığın (artık
sitoplazma) varlığı immatür spermatozoaya işaret eder.
Ara parça,’annulus’ ismini alan bir plazmalemma kalınlaşması
ile sona erer.
Kuyruk
kısmı, bir ana parça ve bir terminal parçadan meydana
gelir. Ana parçanın proksimal kısmı, yoğun bir fibröz
kılıfa sahip olup 7 adet yoğun fibril (dense fibers)
aksonemi çevreler. Bu fibriller , esas (principle piece)
parça boyunca distale doğru gittikçe incelirler. Terminal
parça, esas parçanın fibröz kılıfının bittiği yerden
başlar. Terminal parçanın proksimal kısmında, aksonemin
tubülleri tipik bir organizasyon gösterirler. Distale
doğru ise, aksonemin tubüler 9+2 organizasyonu tek bir
demet haline döner (Pedersen 1970).
Spermatozoanın
ultrastrüktürel anormallikleri
Işık mikroskopisi
ile, spermatozoonun baş yapısındaki normalden sapmalar
ve ara parça ile kuyruğun gros morfolojisi muayene edilebilir.
Bugünlerde, elektron mikroskopisi ile, ışık mikroskopisi
bulgularına ek bilgiler sağlanabilmektedir. Elektron
mikroskopisi ile sitolojik detaylar daha iyi incelenebilmektedir.
Erkeğe ait fertilite problemlerinde kullanılması gereken
ideal metod da bu olmalıdır (Bisson ve Escalier, 1978).
Transmisyon elektron mikroskopla yapılan sperm incelemeleri
sayesinde subfertiliteye yol açan durumlar daha net
ortaya konabilir ve fertilizasyon potansiyelleri ile
ilgili daha net bilgiler elde edilebilir.
Sperm
başına ait ultrastrüktürel anomaliler
Sperm
organellerini etkileyen anomaliler içinde başa ait problemlere
oldukça sık rastlanılmaktadır. Çift başlı formlar, amorf,
uzamış formlar ve akrozom defektleri sıkça izlenmektedir.
Akrozoma ait ana yapısal defektler; akrozomun kısmi
yokluğu, komplet yokluğu, intranüklear inklüzyonların
varlığı, akrozomun dejenerasyonu ve hipoplazisidir (Küpker
et al., 1998). Akrozomal membrandaki organizasyon bozuklukları,
nükleusun görünümünde yapısal değişikliklere neden olabilmektedir.
İnklüzyonlar, organel içerisinde yer alan pleomorfik
yapılar olarak tarif edilmektedir. Bu pleomorfik yapılar
muhtemelen kökenini Golgi cisimciklerinin artıklarından
almaktadırlar. Bu yapısal anomalilerin spermatozoanın
akrozomal reaksiyon göstermsinde veya zona pellusidaya
penetrasyonunda karşılaşılan problemler ile ilişkili
olduğu düşünülmektedir.
Akrozomun
komplet yokluğu nüklear yapıyı değiştirerek, klasik
yuvarlak başlı sperm görünümüne yol açar. Globozoospermia
denen bu duruma oldukça nadir rastlanılır. Burada sperm
hareketli olmasına rağmen, akrozomu ve postakrozomal
kılıfı yoktur, ara-parçaya ve mitokondrileri de normal
değildir. Globozoosperminin genetik olarak aktarılan
bir durum olduğu düşünülmektedir (Flörke-Gerloff et
al., 1984). Globozoospermi, karyotipin normal olmasına
rağmen ICSI programlarında çok az başarının elde edildiği
yegane patolojidir (Rybouchkin et al.,1996).
Sperm
başına ait diğer defektler de infertiliteye yol açabilecek
başka patolojilerin işareti olabilir. Sperm nukleus
defektleri infertilite ile ilişkili olabilir (Zamboni,1996).
Nüklear defektler, spermin nükleusunun genişlemesi ve
DNA dekondensasyonu sırasında ooplazmaya salgılanan
bazı faktörlerin yokluğu ile ilişkili bulunmuştur. Bu
faktörlerin eksikliğinde, spermatozoa ile birleşmesine
rağmen ovum gelişimini sürdürememektedir (Dozortsev
et al.,1995).
Konvansiyonel
semen analizi göstermiştir ki, infertil erkeklerin sperm
nükleuslarında daha yüksek oranda gevşek paketlenmiş
kromatin ve hasarlı DNA izlenmektedir (Evenson et al.,1980;Bianchi
et al.,1996). Karyolitik değişiklikler ya da intranüklear
lakün veya vakuollerin varlığı altta yatan biyokimyasal
patolojilerin sorumlu olabileceğine işaret etmektedir.
Anormal başa sahip spermlerden gelişen embryoların normal
bir gebelik olarak devam etme potansiyelleri de düşük
bulunmuştur (Taşdemir et al.,1997).
Sperm
DNA Anomalileri
Spermiyogenezin
son basamaklarında kromatin uzar ve progressif olarak
kondanse olur, eşlik eden akrozomal gelişim ile de sperm
başının tipik yapısı ortaya çıkar. Kromatin kondansasyonu
sırasında DNA’ya bağlanan histonların yapısı, geçiş
proteinlerinden argininden zengin protaminlere olmak
üzere değişir. Bu esnada kromatinleri stabilize eden
disülfid bağları oluşur (Zamboni,1987;Green et al.,1994).
Protamin –DNA bileşmesi ile, genetik materyal daha az
yer kaplayacak tarzda paketlenmekte olup, bunun sonucunda
da spermin hareketinin devamı için daha az enerjiye
ihtiyaç gösterir hale gelmektedir (Ward and Coffey,1991).
Buna ek olarak, yüksek düzeydeki bu agregasyon sayesinde
sperm, fiziksel ve kimyasal etkilere karşı daha iyi
korunabilmektedir. Dekondansasyon sadece ooplazmanın
içerisinde olabilir. Disülfid bağları kırılır ve protaminden
oluşan histonlar, ovum kökenli histonlar ile yer değiştirirler
(Longo,1985). Protaminlerdeki herhangi bir anomali veya
eksiklik paketlenmeyi bozarak, sperm kalitesini ve dolayısıyla
fertilizasyon kapasitesini azaltır. Bu olaylar sırasında
protaminin yer değiştirmesinde ortaya çıkabilecek bir
bozukluk, paketlenme anomalisine neden olabilir. Kromatin
paketlenmesi ile DNA kırıkları sıklıkla beraber izlenmektedir
ve hepsi de spermatogenez sırasında oluşan hadiselerdir
(Manicardi et al.,1995;Sailer et al.,1995). Yetersiz
kromatin kondansasyonu bulunan durumlar daha çok tekli
DNA iplikçiklerinde izlenir ve bunlarda kromozomal anomalilere
daha sık rastlanılır (Pedersen, 1987; Abramson et al.,
1982). Kromatindeki bu değişiklikler fertilizasyon sırasında
kromatin kondansasyonu ve DNA aktivasyonu bozukluklarına
yol açabilmektedir. Bu durumda da erkek pronükleusunun
oluşumu ve/veya ilk bölünme gecikebilmektedir. Bunun
klinik yansımalarından biri de erken embryonik kayıp
veya kötü embryonik gelişimdir (Hamamah et al., 1997).
Özel boyalar
ve yine DNA’ya bağlanabilen florokrom ile kromatin paketlenmesi
hakkında fikir edilinebilir. Anilin mavisi ile histonlar
(Haidl ve Schill,1994) boyanabilmektedir. Spermatozoa
içerisindeki denatüre DNA miktarının anlaşılabilmesi
için akridin orange boyası kullanılabilir (Evanson et
al., 1980;Claasens et al., 1992). Kromatin A3 boyası
ile de spermatozoa içindeki kötü kromatin paketlenmesi
ve protamin eksiklikleri gösterilebilir (Bianchi et
al.,1993). Bianchi ve ark., 1996’da IVF veya subzonal
sperm enjeksiyonu (SUZI) uygulamalarına alınan erkek
hastalarda, guanin-sitozinden zengin DNA’ya spesifite
gösteren CM3 boyası kullanarak, kromatin paketlenmesi,
morfoloji ve fertilizasyon açısından bir araştırma yapmışlardır.
Bu araştırmada kromatin paketlenmesi yönünde defekt
gösteren spermatozoalarda yüksek oranda CMA3 pozitifliği
ortaya konulmuş olup, dölleme kapasitesinde de belirgin
düşüklük izlenmiştir. Sakkas ise 1996’da kromatin veya
morfoloji yönünden anomali gösteren spermatozoaların
ICSI sonrası dölleme kapasitelerini incelemiştir. Sonuç
olarak, anormal paketlenen ve/veya DNA hasarı gösteren
spermlerde ICSI sonrası dekondansasyon defekti geliştiği
ve bunun da fertilizasyon kapasitesini azalttığı ileri
sürülmüştür.
Dölleme
kapasitesinin göstergelerinden biri olan kromatin paketlenmesinin
değerlendirilmesi için akridin orange ile boyanmayı
takiben, DNA flow-sitometrisi uygulanabilir. Golan 1997’de
bu yöntem ile kromatin kalitesini değerlendirmiş ve
kromatin dekondansasyonu kantitatif olarak gösterilebilmiştir.
Swim-up ve percoll santrifüj yöntemleri ile normal kromatine
sahip sperm oranlarının da artırılabildiği bildirilmektedir.
Mevcut
bilgimize göre diyebiliriz ki, sperm dekondansasyon
defektleri ve DNA anomalileri normal morfolojiden bağımsız
olarak döllenme kapasitesini etkilemektedir ve ciddi
erkek infertilitesi söz konusu olduğunda sperm DNA’sına
yönelik çalışmaların yapılması zorunludur.
Ara
parçanın (mid-piece) ultrastrüktürel anomalileri
Çoğu memelide
olduğu gibi, insan sentriol ve sentromerleri babadan
alınır (Sathananthan et al., 1991;Schatten , 1994).
Sperm sentrozomları ilk ve takip eden mitotik iğciklerin
oluşmasında merkezi bir role sahiptir (Van Blerkom ve
Davis, 1995). Spermin penetrasyonunu takiben sentrozom,
sperm kaynaklı asterleri yapmak üzere mikrotubülleri
açığa çıkarır. Mikrotubüllerin yardımı ile erkek ve
dişi pronukleusları birbirlerine yaklaşarak, singami
için gerekli olan pronuklear membranların birbirlerine
yakın özel bir pozisyona gelmeleri sağlanmış olunur
(Navara et al., 1994). Mikrotubüller sperm sentrozomlarından
oluştukları için, fertilizasyonun erken basamakları
ile ilk mitotik iğciğin oluşmasında role sahiptir (Palermo
et al., 1994;Van Blerkom et al., 1995). Tüm bu görevlerden
dolayı sentrozomal defektlerin insan subfertilitesi
ile ilişkili olduğu öne sürülmektedir (Schatten, 1994;Van
Blerkom and Davis, 1995).
Her ne
kadar sentrozom defektleri ve disfonksiyonu infertilite
olgularının çok az bir kısmından sorumlu ise de, insanın
erken gelişim bozukluklarının nedenlerinden biridir
(Van Blerkom, 1996). Sentrozomal defekt nedeni ile meydana
gelmiş bir infertilite söz konusu ise, bu durumun tedavisi
basitçe spermatozoonun ooplazma içerisine enjeksiyonu
(ICSI) yapılarak başarılamaz (Ash et al.,1995; Simerly
et al., 1995; Van Blerkom, 1996).
Kuyruğa
ait Ultrastrüktürel Anomaliler
Azalmış
veya kaybolmuş motilite durumlarında birçok aksonemal
defektin varlığı rapor edilmiştir. Aksonemal anomaliler,
mikrotubüllerin sayısal veya pozisyonel anomalileri
ve/veya dış veya iç dynein kollarının yokluğundan kaynaklanır.
Eğer dynein kolları tamamen yok ise tam bir hareket
kaybı söz konusudur (Eliasson et al., 1997). Sadece
dış dynein kollarında yokluk mevcut ise, motilite görülebilir
ancak tam değildir (Escalier and David, 1984).
İmmotil
silia sendromu olan bir grup hasta heterojen bir hasta
populasyonu göstermekte olup, spermlerin %100’ü etkilenmemektedir
(Johnson et al., 1982). Afzelius ve Eliasson (1979)
bu durumun genetik kökenli olduğunu ileri sürmüştür.
Oldukça
nadir görülen “Tail stump” sendromu, spermiyogenezin
son dönemlerine ait bir fonksiyon bozukluğudur. Spermatidler
ile spermatozoalar eşit olarak etkilenirler (Barthelemy
et al., 1989). Bu sendromda flagellalar, 9+2 veya 9+0
düzenlemesinde olan çok kısa bir aksoneme sahip tek
bir flagella şeklinde yapılanmışlardır (Bacetti et al.,1993).
Dynein kolları genelde vardır.
Kısa kuyruk
sendromunda ise 9+1 veya 9+0 aksonem yapısına sahip
olan, dynein kolların olmadığı çift kuyruklu bir yapı
mevcuttur. Her iki sendromda da sperm başı normaldir
ancak mitokondrialar yerlerine yerleşmemiştir (Stalf
et al., 1995).
En saf
klinik form 1933’te Kartagener tarafından tarif edilmiştir.
Burada ışık mikroskopiye göre %100 hareketsiz ancak
canlı,normal morfolojiye sahip spermler ile bronşiektazi,
sinüzit ve situs inversus birlikteliği vardır.Tubüller
arası kayma hareketinin temeli olan dynein kollarının
veya neksin bağlantıların yokluğu nedeni ile spermler
hareketsizdir.
Periaksonemal
anomaliler; anormal yapı veya boyutta yoğun fibriller
(dense fibers)’den, mitokondrial kılıf anomalilerinden,
ara parçada sitoplazmik artıkların bulunmasından, ana
parçada yoğun fiberlerin, longitudinal kolumnaların
ve fibröz kılıf anomalilerinin varlığından oluşmaktadır
(Courtade et al., 1998). Mitokondrial kılıfın organizasyon
bozukluğu veya komplet yokluğu sonucu ATP sentezi olamaz
ve bunun sonucunda da hareket gerçekleşemez. Mitokondrialar
hücre metobolizmasının devamı için olması gereken organellerdir
ve yokluklarında hücre dejenerasyonu başlar (Küpker
et al., 1998). Ciddi astenozoospermi vakalarında aksonemal
kompleksin periaksonemal yapılarında anomaliler izlenmektedir
(Escalier and David., 1984; Chemes et al., 1987). Periaksonemal
yapılardaki anomaliler nedeni ile gelişen hareket bozuklukları
“periaksonemal flagellar diskinezi” olarak isimlendirilmektedir
(David et al., 1993). İzah edilemeyen persistan astenozoospermi
vakalarında periaksonemal anomaliler yanında, aksonemal
anomalilerinde sıklıkla birlikte görülmeleri, motilite
bozukluklarında aksonemal defektlerin tek sorumlu faktör
olmadıklarına işaret eder. Bu anomaliler arasında sıklıkla
periaksonemal yapılar ve sperm başı komponentlerinin
patolojilerine rastlanılır. Bu nedenle, elektron mikroskopi
ile sadece aksonem değil, aynı zamanda baş da dahil
tüm spermatozoa incelenmelidir (Courtade et al., 1998).
Bir diğer
ciddi defekt, kuyruğun baştan koparak ayrılmasıdır (başsız
spermatozoa, dekapite flagella). Bu defektin genetik
olarak aktarıldığına inanılmaktadır (Zaneveld ve Polakowski,1977).
Dekapite flagellanın baş kısmını nukleus yerine sitoplazmik
bir kitle sarar. Bu yapı ışık mikroskopi ile mikrosefalik
spermatozoa olarak yanlış yorumlanabilir.
Spermatozoanın
morfolojik klasifikasyonu
Diğer
memelilere kıyasla insan spermleri, yapı ve büyüklük
açısından büyük değişiklik gösterirler. Normal fertil
ejakülatta dahi spermatozoalar arası şekil, büyüklük,
baş ve akrozom şekli yönünden farklılıklar mevcutur.
Fertil erkeklerin ejakulatında da nüklear vakualizasyon,
sitoplazmik damlacıkların varlığı, kuyruk anomalileri
görülebilir (Ombelet et al.,1995). Geçtiğimiz yüzyılın
sonunda birçok araştırmacı (Jensen 1879; Ballowitz 1886;
Retzius 1902;Branca 1924) normal ve anormal spermatozoaları
detaylı çizimlerle tarif etmişlerdir. Anormal sperm
morfolojisi ile infertilite arasındaki ilişkinin varlığı
kabul görmüş ancak anormal spermatozoanın nasıl olması
konusunda bir görüş birliğine ulaşılamamıştır.
Bir spermatozoanın
anormal veya normal olduğunu belirleyen kriterleri ortaya
koymak çok zordur. Bu kriterleri standardize etmek için
pek çok girişim yapılmıştır (MacLeod ve Gold, 1951;
Freud 1966; Eliasson 1971; David et al., 1975). İlk
WHO sınıflaması (1980) sperm morfolojisinin değerlendirilmesi
yönünde büyük bir adım olmuştur. Arkasından Hofmann
ve Haider Düsseldorf sınıflaması adı altında yeni bir
morfoloji sınıflaması ortaya koymuşlardır (1985). Bu
sınıflamada spermatozoa elongasyonu ve akrozom defektleri
üzerine daha fazla önem verilmiştir. 1987’deki ikinci
WHO kılavuzu ile semen analiz kriterleri revize edilmiştir.
Kruger
ve Menkveld (Kruger et al., 1986, 1988; Menkveld 1987,
Menkveld et al.,1990) sperm morfolojisine yönelik kesin
(strict) Tygerberg kriterlerini tanımladılar. Bu klasifikasyonda,
spermatozoa bir bütün olarak incelenir ve borderline
ve hafifçe anormal sperm başlarının hepsi anormal olarak
değerlendirilir. Tygerberg kriterlerine göre, morfolojik
değerlendirmenin sonuçları üç kategoride değerlendirilebilir:
i) normal morfolojiye sahip grup (%14’ten fazla normal
form mevcut), ii) iyi prognozlu grup (% 4 -14 arası
normal form mevcut), ve iii) kötü prognozlu grup (%4’ten
az normal form mevcut) (Kruger et al., 1988).
1992’deki
üçüncü WHO sınıflamasında, sperm morfolojisinin değerlendirilmesine
daha büyük önem verilmiştir. Morfolojik olarak normal
grubun yanısıra, dört sınıf halinde anomaliler sınıflandırılmış
ve bir teratozoospermi indeksi hazırlanmıştır. Spesifik
infertilite nedenleri, örneğin globozoosperminin ayrıca
belirtilmesi gerekmektedir. Bu son sınıflamada normal
morfolojiye sahip olma sınırı %50’den %30’a çekilmiştir
(WHO 1992).
Anormal
sperm morfolojisi ve in-vivo fertilizasyon
Semen
analizi, halen erkek fertilite potansiyelinin değerlendirilmesindeki
en önemli araçtır. Sperm morfolojisi, konsantrasyonu
ve motilitesinden oluşan en önemli üç parametreden morfolojik
değerlendirme, in vivo dölleme kapasitesinin en iyi
göstergelerinden biri olarak görülmektedir. Açıklanamayan
infertilitesi olan 85 çiftte konvansiyonel kriterler,
zona-free hamster yumurtası penetrasyon testi ve zaman
duyarlı mikrofotografi teknikleri ve konvansiyonel parametreler
kullanılarak yapılan semen analizinde (Aitken et al.,
1982), spermatozoaların morfolojik karakterleinin normal
fertil çiftlere kıyasla daha kötü olduğu çok belirgin
bir biçimde ortaya konmuştur. Anormal spermatozoaların
sayısındaki artış ile yaşayan çocuk sahibi olabilme
şansı arasında ters bir orantı bulunmuştur. Benzer durumda,
ilk gebeliğin gerçekleşmesi için geçen süre de artmaktadır
(Bostofte et al.,1982). Ancak düşükler ve patolojik
gebelikler ile anormal sperm morfolojisine sahip spermatozoaların
sayısı arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır.
Rogers
ve ark.(1983), fertil ve infertil olarak iki gruba ayırdıkları
95 hastada konvansiyonel yöntemler ve histolojik boyama
ile semen analizi yapmışlardır. Her iki grup arasında,
semen parametreleri yönünden belirgin farklılıklar izlenmiştir.
Tek başına normal formların azlığı, infertilite için
iyi bir gösterge olarak yorumlanmıştır. Zaini ve ark.’nın
1985’te yaptığı çalışmada ise (WHO 1980 ölçütlerine
göre) bu sonuçları desteklememektedir. Van Zyl ve ark.
1990’da, %4’ten az normal spermatozoası bulunan hasta
grubunda %11.5 ve %4-9 arası normal hücresi bulunan
grupta ise %21.5 in-vivo konsepsiyon bildirmişlerdir
(ortalama gebelik %19.1 olarak gerçekleşmiştir). Check
ve ark. 1992 yılında ciddi olarak azalmış fertilite
potansiyeli için %4 veya daha az, normal fertilizasyon
potansiyeli için ise %14’den fazla normal morfolojiye
sahip olmak gerektiğini belirtmişlerdir. Tygerberg kriterlerini
kullanarak herhangi bir prediktif değere ulaşamamışlardır.
Haidl ve Schill 1993’te Düsseldorf kriterlerini kullanarak
78 fertil hastada sperm morfolojisini incelemişler ve
WHO 1992 kılavuzuna uygun olarak, normal morfoloji ortalamasını
%30 bulmuşlardır.
Wichmann’ın
907 hastada 1980 WHO kriterlerini kullanarak yaptığı
prospektif bir çalışmada (1994), sperm morfolojisinin
fertilizasyon sonuçları açısından bağımsız bir belirleyici
olduğunu göstermiştir. Son yıllarda yapılan iki çalışma,
sperm morfolojisinin kesin kriterler kullanılarak değerlendirilmesinin
in vivo fertilizasyon şansının önceden tahmin etmede
önemli yeri olduğunu vurgulamaktadır (Eggert-Kruse et
al., 1996; Ombelet et al., 1997a).
Sonuç
olarak, in vivo fertilizasyon potansiyelini en iyi belirleyen
bir parametre olarak sperm morfolojisi kullanılabilir.
Anormal
sperm morfolojisi ve intrauterin inseminasyon
Erkek
faktörü infertilite olgularının intrauterin inseminasyon
(IUI) ile tedavisinden alınan sonuçlar merkezden merkeze
çok değişmektedir. Erkek subfertilitesi nedeni ile doğal
sikluslar takip edilerek yapılan IUI girişimleri için
oldukça düşük sonuçlar bildirilmektedir (Glass ve Ericsonn,
1978; Marss et al., 1983; Confino et al., 1986; Kirby
et al., 1991). Ancak, Kerin ve ark.’nın 1984 ve Byrd
ve ark.’nın 1987 yılında yapmış olduğu iki çalışmada,
IUI’u takiben, kötü semen kalitesine rağmen, siklus
başına %16-21 arası gebelik rapor edilmiştir. Ovulasyon
stimulasyonu yapılarak IUI denenirse, daha iyi sonuçlar
alınmaktadır (Sher et al., 1984; Blumenfeld ve Nahhas,
1989; Tarlatsiz et al., 1991; Irianni et al., 1993).
Ombelet
ve ark. (1996), 1100 IUI siklusunun sonuçlarını değerlendirdiklerinde,
Tygerberg kriterlerine göre kötü prognozlu grup ile
iyi prognozlu grup arasında, siklus başına gerçekleşen
fekundasyon oranları açısından önemli farklılıklar bulmuşlardır.
Birçok çalışma IUI sonuçlarının tahmini yönünde, sperm
morfolojisinin önemini vurgulamaktadır (Comhaire et
al., 1994; Toner et al., 1994; Burr et al., 1996). Toplam
motil sperm sayısının 1 milyonun altında olduğu durumlarda,
sperm morfolojisi, IUI sonuçlarının önceden tahmini
açısından oldukça kullanışlı bir araç haline gelmektedir
(Ombelet et al., 1997b).
Sperm
hazırlama tekniklerinin sperm morfolojisi üzerine olan
etkileri
Sperm
hazırlama metodları; normal morfolojiye ve normal intakt
akrozoma sahip, hızları ve hareket doğrultuları yeterli
olan spermlerin, semen içerisindeki konsantrasyonunun
artırılması amacıyla kullanılmaktadır. Birçok yöntem
olmasına karşın bugün için en önemlileri swim-up (yüzdürme)
yöntemi, Percoll gradient metodu ve mini Percoll gradient
tekniğidir.
Spermatozoalar
oksidatif hasara duyarlıdırlar ve santrifüj sırasında
oluşan pelletlerde reaktif oksijen türleri (ROS) meydana
gelerek, hücrelerde kalıcı hasara neden olur (Aitkin
ve Clarkson, 1987). ROS’un sperm üzerindeki patofizyolojik
etkilerinin önemi son yıllarda ortaya konmuştur. Oksidatif
hasarın erkek infertilitesi ile ilişkili olabileceği
düşünülmektedir (Alvarez et al., 1987; Aitken et al.,
1989, 1991, 1993; De Lamirande ve Gagnon, 1992). Semen
içerisindeki majör ROS’kaynağı lökositler ve spermatozoalardır
(Aitken ve Clarkson, 1987; Aitken ve West, 1990; Iwasaki
ve Gagnon, 1992; Kessopoulou et al., 1992; Zini et al.,
1993). Oligozoospermik hastalarda spermatozoalar daha
fazla ROS üretme eğilimindedirler (Aitken et al.,1989)
ve bu nedenle oligozoospermik örnekler swim-up prosedürü
ile hazırlanırken daha az travmatize olacak şekilde
çevrilmelidirler. Böylece anormal spermatozoalardan
daha az ROS serbestleşmesi sağlanabilir (Edwards ve
Brody, 1995). Diskontinüe Percoll gradient tekniği ile
semen hazırlanması, lipid peroksidasyonunu engellediği
için, ROS oluşumunu da azaltmaktadır (Edwards ve Brody,
1995).
Normal
morfolojiye sahip spermatozoaların elde edilmesi açısından
işe bakıldığında, swim-up tekniği IVF laboratuarlarınca
daha fazla tercih edilen yöntem olmaktadır. Her ne kadar
diğer iki yöntemle daha fazla oranda motil sperm elde
edilebilmekteyse de, swim-up ile hızı yeterli, sağlam
akrozomu olan ve normal morfolojiye sahip, daha fazla
sayıda kalitesi iyi spermatozoa elde edilebilmekte olup,
buda in vitro fertilizasyon sonuçlarını yükseltmektedir
(Nagy et al., 1992). Yeterli sayıda spermatozoaları
olan örneklerde swim-up tekniği, daha iyi kalitede sperm
sağladığı için ve daha basit bir yöntem olduğundan tercih
edilmelidir. Bir diğer yöntem ise mini-Percoll yöntemi
ile swim-up tekniğinin birarada kullanılmasıdır. Burada
anormal semen örneklerinden fertilizasyon oranlarını
artırabilecek sayı ve kalitede sperm hazırlanabildiği
ortaya konmuştur (Nagy et al., 1992). Bazı araştırmacılar
mini-Percoll gradient tekniğinin oligozoospermik hastalardaki
IVF için en iyi seçim olduğunu ileri sürmektedirler
(Ord et al., 1990; Calderon et al., 1991).
IVF’in
klinik sonuçlarına bakıldığında, swim-up ile Percoll
tekniği arasında fark izlenmemektedir. Bazı çalışmalar
swim-up ile morfolojide iyileşme olduğunu söylerken
(Englert et al.,1992), bazıları da Percoll için aynı
şeyi söylemektedirler (Van der Zwalmen et al.,1991).
Bu farklılıklar Percoll gradient tekniğindeki farklı
uygulamalar ya da morfolojiyi tanımlamadaki farklılıklardan
kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca, IVF için seçilen semen
anomalilerinde de farklılıklar bulunabilir.
Çift yıkama
swim-up ile hazırlanan örnekler, özellikle anormal spermi
olan hastalarda, Tygerberg kriterlerine göre belirgin
düzelme göstermektedirler (Scott et al.,1989). Bazı
araştırmacılar en iyi yöntemin multiple-tube swim-up
tekniği savunmaktalardır (Chan et al.,1991).
Al-Hasani
ve ark. 1996’da yaptıkları prospektif bir çalışmada,
sperm hazırlanırken kullanılan glass wool filtrasyon
(GWF, cam elyafı) tekniği ile swim-up tekniklerinin
kombinasyonunun sperm kalitesi, özellikle sperm morfolojisi,
ve IVF sonuçlarına olan etkisini araştırdıklarında,
GWF’in tek başına daha iyi sonuçlar vermediğini, ancak
swim-up ile kombine edildiği zaman hem sperm morfolojisinde
iyileşme hem de %10’dan fazla normal spermi olan örneklerle
yapılan IVF-ET sonuçlarında iyileşme olacağını gözlemişlerdir.
Birbiri
ile çelişen çok sayıdaki araştırmaya rağmen, normal
morfolojiye sahip sperm elde etmek için en iyi yöntemin
swim-up tekniği olduğu söylenebilir.
Anormal
sperm morfolojisi ve in-vitro fertilizasyon(IVF)
Sperm
morfolojisinin, bir erkeğin in vitro fertilizasyon potansiyelinin
en iyi göstergesi olduğunu vurgulayan pek çok çalışma
bulunmaktadır. İlk çalışmalar WHO 1980 ve 1987 kılavuzu
da dahil olmak üzere pek çok kriteri kullanmıştır. Son
çalışmaların hemen hemen hepsi ise Tygerberg kesin kriterlerini
kullanmaktadır.
Anormal
sperm morfolojisi ile in vitro fertilizasyon potansiyelinin
kötü olması arasındaki ilişkiye ilk defa 1984 yılında
Yovich ve Stanger dikkat çekmiştir. Anormal morfolojiye
sahip olgularda normal fertilizasyon gerçekleşmekle
birlikte, pronüklear evreye ulaşma zamanında belirgin
gecikme olduğunu gözlemişlerdir. Yine de çalışma grupları
10 hastadan oluşan ufak bir popülasyon olduğundan net
bir şeyler söylemek imkânsızdı.
Bazı çalışmalarda
sperm morfolojisinin IVF başarısının tahmininde önemsiz
ya da az öneme sahip olduğunu vurgulanmaktadır (Alper
et al.,1985; Jeyendran et al., 1986; Hirsch et al.,
1986; Talbert et al., 1987; Rosenborg et al.., 1990).
Oysa başka çalışmalarda ise morfolojinin IVF başarısı
yönünde en iyi belirleyici olduğu ileri sürülmektedir
(Kruger et al., 1986, 1988, 1990 Acosta et al., 1988;
Chan et al., 1988; Scot et al., 1989; Hinting et al.,
1990; Enginsu et al.,1991; Kobayashi et al., 1991; De
Geyter et al., 1992; Duncan et al., 1993). Bu farklı
sonuçların nedeni, kullanılan morfoloji kriterlerinin
farklı olmasıdır (WHO tarafından önerilen 1980 ve 1987
tarif kriterleri). Kruger ve Menkveld tarafından tarif
edilen Tygerberg kesin (strict) kriterleri kullanılarak
(Kruger et al., 1986, 1987, 1988; Menkveld et al., 1990;
WHO , 1992) daha güvenilebilir bir morfoloji tariflemesi
yapılabileceği bazı araştırıcılar tarafından kabul edilmektedir
(Enginsu et al., 1991,1992).
IVF sırasında
anormal morfolojiye sahip sperm mevcudiyeti hem fertilizasyon
oranını hem de tüm üreme potansiyelini azaltmaktadır.
Her ne kadar inseminasyon konsantrasyonu artırılarak
fertilizasyon sağlanabilmekteyse de, ciddi teratozoospermi
varlığında düşük oranları da artmaktadır (Oehinger et
al.,1988). Ciddi sperm başı anomalilerinde IVF’i takiben
başarılı gebelik sağlanabilme oranları çok düşüktür
(Oehinger et al., 1988). Enginsu ve ark. 1991’de, Tygerberg
kriterlerine göre sperm morfolojisinin değerlendirilmesinin,
WHO kriterlerine göre, fertilizasyonun tahmininde daha
etkili olduğunu göstermiştir. Kesin kurallar dahilinde
yapılan bir değerlendirmenin, in vitro fertilizasyonun
gerçekleşme tahmininde daha etkili olduğunu göstermişlerdir.
Bazı durumlarda
spermatozoanın morfoljisi bozuk da olsa, kalitesi iyi
ise zonayı penetre edebilir ve fertilizasyon gerçekleşebilir.
Bu durumda da yine fertilizasyonda gecikme ve kalitesiz
embriyonik gelişim söz konusu olacaktır (Ron-El et al.,
1991). IVF sonuçlarının tahmininde sperm morfolojisinin
kesin kriterler kullanılarak değerlendirilmesi önemli
rol oynarken, ileri hareket gösteren spermatozoa konsantrasyonu
opsiyonel bir metod olarak görülmektedir (Enginsu et
al., 1992). Özellikle postakrozomal bölgede olmak üzere,
sperm baş anomalileri ile kötü embryo morfolojisi arası
ilişki bulunmaktadır (Perinaud et al.,1993). Ciddi teratozoospermisi
bulunan hastalarda sperm konsantrasyonu artırılarak
elde edilen gebeliklerde de benzer şekilde implantasyon
ve gebelik oranlarının düşük kaldığı gösterilmiştir
(Grow et al.,1994). Kesin kriterler kullanılarak sperm
morfolojisinin değerlendirilmesi in vitro fertilizasyonun
ve gebelik oranlarının önceden tahmin edilmesinde önemli
etkinliğe sahiptir (Ombelet et al., 1994).
Hem sperm
motilite parametreleri hem de kesin kriterler dahilinde
değerlendirilerek bulunan normal morfolojiye sahip spermatozoa
yüzdesi IVF’deki fertilizasyon ve gebelik oranlarının
tahmininde önemli faktörlerdir (Donnelly et al.,1998).
Bunun yanında, sınırda bulunan bir semen örneğinde IVF
veya ICSI uygulanacaksa, sperm morfolojisi yönlendirici
bir faktör konumunda bulunur (Sallam et al., 1998).
Robinson
ve ark. (1994), 2144 IVF-ET siklusunu analiz ettikleri
bir retrospektif çalışmada, sperm morfolojisinin kesin
kriterler kullanılarak değerlendirilmesinin IVF-ET sonuçlarına
olan etkisini incelemişlerdir. %14’den fazla normal
şekilde hücresi olan grup ile %4-14 oranında normal
hücresi olan grup arasında, normalize edilmiş median
fertilizasyon oranlarına ulaşma açısından istatistiksel
olarak anlamlı bir fark bulamamışlardır. %4’den az normal
hücresi olan grupta istatistiksel olarak belirgin düşük
gebelik oranlarına ulaşılmış olmakla birlikte, yine
de %68.6 oranında normalize edilmiş median fertilizasyon
oranı elde edildiğini görmüşlerdir. Bu son grup daha
detaylı incelendiğinde sperm konsantrasyonlarının ve
motilitelerinin normal sınırlar içinde olduğu görülmüştür.
Ancak, bu farklı sonuçlar boyama tekniğindeki, sperm
hazırlama protokollerindeki ve morfolojik klasifikasyon
sistemindeki farklılıklardan da kaynaklanmış olabilir
denmektedir.
Sonuç
olarak, teratozoospermik olgularda yapılan IVF girişimlerinde
sonucun tahmininde kullanılacak en önemli belirleyici
faktör sperm morfolojisidir ve yüksek fertilizasyon
ve gebelik oranlarına ulaşabilme şansını artırmak için
kesin kriterler kapsamında yapılan incelemede normal
morfoloji oranının eşik değeri %4 olmalıdır denebilir.
Anormal
Sperm Morfolojisi ve İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu
(ICSI)
Erkek
infertilitesinin tedavisindeki çığır açan ICSI ile,
daha önceden başarısız olunmuş IVF denemeleri olan veye
ciddi derecede bozuk sperm parametreleri bulunan infertil
hastalarda fertilizasyon ve gebelik elde edebilme şansı
ortaya çıkmıştır (Palermo et al., 1992). ICSI ile birkaç
hareketli sperm varlığında bile fertilizasyon sağlanabilmektedir,
çünkü anormal sperm varlığında, söz konusu olan doğal
seleksiyon basamakları by-pass edilmektedir (Van Steirteghem
et al., 1993). Bunun yanısıra, Palermo ve ark. (1993)
konsantrasyon, ileri motilite veya morfoloji gibi sperme
ait hiçbir parametrenin ICSI sonuçlarını etkileyemeyeceğini
ileri sürmektedirler.
Teratozoospermi
ile daha az ciddi erkek infertilitesi formları karşılaştırıldığında,
ICSI sonrasında fertilizasyon ve gebelik oranları açısından
belirgin bir fark izlenmemektedir (Cohen et al., 1994;
Mansour et al., 1995).
Oligoastenoteratozoosperminin
(OAT) en ciddi formlarından elde edilen spermatozoalarla
da, daha hafif erkek infertilite formlarından elde edilen
gebelik oranlarına ulaşılabilmektedir ve bu oranlar
normal sperme sahip ve konvansiyonel IVF programlarından
elde edilen gebelik oranlarından farklı değildir (Nagy
et al., 1995). Motiliteye, morfolojiye veya sayıya ait
en ciddi problemler bile ICSI sonrası gebelik oranlarını
etkilememektedir. ICSI’deki fertilizasyon başarısızlığı
morfolojik defektten değil, kötü oosit kalitesi veya
non-viable sperm nedeni ile olmaktadır (Liu et al.,
1995b). Her ne kadar implantasyon ve gebelik oranları
düşük olsa da, morfolojisi tümden bozuk olan hastalardaki
tek tedavi modalitesi olarak ICSI önem kazanmaktadır
(Taşdemir et al., 1997).
Küpker’e
göre (1998) uzun süreli infertilite ve başarısız IVF
denemeleri olan hastalarda ciddi baş anomalileri sıklıkla
eşlik etmektedir. Ancak, sperme ait defektlerin ICSI’nin
sonuçları üzerinde belirleyici bir değeri olduğu henüz
bir kesinlik kazanmamıştır. Nagy ve ark.’nın 1998’de
incelediği 683 ICSI siklusunda, sperm morfolojisinin
fertilizasyon oranı, embryo gelişimi, transfer ve gebelik
oranlarına bir etkisi gösterilememiştir. Bu durum, daha
önce IVF sikluslarında sperm morfolojisinin önemi hakkında
söylenenler hatırlandığında çok daha önem kazanmaktadır.
Çünkü, sperm morfolojisi %14’ün altında, hatta %4’den
düşük olanlarda daha belirgin olmak üzere, IVF yapılanlarda
sonuçlar belirgin düşmektedir. Oysa ICSI sırasında daima
en iyi morfolojili spermatozoa seçilerek kullanılır.
Belki de, ICSI ile alınan sonuçların daha iyi olmasının
nedeni, iyi morfolojili spermlerin kullanılmış olmasıdır.
Yada, eğer oositte morfolojisi bozuk spermin içine girmesine
mani olan bir neden varsa, ICSI ile bu engel by-pass
edilmiş olur ve başarılı sonuç alınabilir, oysa IVF
yapılmış olsaydı sperm oosit içine penetre olamıyacağı
için, başarısız kalınacaktı. Morfolojisi bozuk sperm
kullanıldığında embriyo kalitesi ve gebelik kayıpları
etkilenmediğine göre, bunlarda genetik bir kusurun da
bulunmaması gerekmektedir.
Her ne
kadar, “total globozoospermide tek şanş ICSI’dir” dense
de, sperm morfolojisinin ICSI sonrası fertilizasyon
oranlarını etkilediği tek patoloji budur. Bir iki gebelik
rapor edilmişse de, akrozomu olmayan spermatozoa ile
ilgili sonuçlar oldukça kısıtlıdır (Lundin et al., 1994;
Lin et al., 1995; Trokoudes et al., 1995; Tournaye et
al., 1998;Liu et al., 1995a).
ICSI sonuçları,
ejakülatlarında sadece immotil spermleri olan hastalar
için genelde kötüdür (Nijs et al., 1996). İmmotil silia
sendromu olan hastalardaki ICSI sonuçlarının neden bu
kadar kötü olduğu netlik kazanmamıştır. Ultrastrüktürdeki
defektler sentrozom benzeri mikrotübüler yapıları da
etkiliyerek ICSI sonrası fertilizasyon başarısızlığına
ve kötü embryonel gelişime yol açıyor olabilir (Asch
et al., 1995; Tournaye et al., 1998). Primer silier
diskinezi ile ilgili bir durum olması muhtemel patolojilerden
biri olan “tail stump” sendromunda, flagellumda morfolojik
defektler söz konusudur ve bu durum nedeniyle astenozoospermi
ortaya çıkmaktadır. Stalf ve ark. 1995’te tail stump
sendromu nedeni ile immotil spermi olan bir hastada
ICSI sonrası gebelik rapor etmişlerdir.
Sonuç
olarak denebilir ki, globozoospermi ve immotil silia
sendromu haricinde, sperme ait başka hiçbir bozukluk
ICSI sonuçlarına önemli bir şekilde etki etmemektedir.
Bu nedenle de ciddi erkek subfertilitesinin tedavisindeki
en iyi yöntem ICSI’dir.
IVF
ve ICSI’de semen morfolojisi ve embryo kalitesi arasındaki
ilişki
Bazı çalışmalar
IVF, yüksek inseminasyon konsantrasyonu kullanılarak
yapılan modifiye IVF (HIC-IVF) ve ICSI’yi ciddi teratozoospermi
vakalarının tedavisinde fertilizasyon oranları, implantasyon
oranları ve embryo kalitesi açısından birbirleri ile
karşılaştırmıştır. Bir çalışmada (Al-Hasani et al.,
1996), sperm morfolojisi ve IVF ile elde edilen embryolar
üzerine sperm hazırlama tekniklerinin etkilerinin önemsiz
olduğun bulunmuştur. Hall ve ark. (1995), kesin kriterler
ile teşhis konulan teratozoospermik hastalarda HIC-IVF
ve ICSI’yi karşılaştırmıştır. Her ne kadar sayı az olsa
da, her iki grup için benzer fertilizasyon, implantasyon
ve gebelik oranları bulmuşlardır. Sonuç olarak, güvenilirliliği
kabul edildiği takdirede ve harcamalar IVF düzeyine
çekildiğinde teratozoospermik hastaların tedavisinde
ICSI tedavi için ilk seçenek olabilir demektedirler.
Ciddi
teratozoospermi nedeni ile HIC-IVF veya ICSI ile tedavi
edilmiş hastalardaki embryo implantasyonlarının analizinin
yapıldığı retrospektif bir çalışmada, HIC-IVF yapılan
hastalarda ICSI’ye göre daha yüksek fertilizasyon oranları
bulunmuş ancak bu iyi sonuca rağmen embriyo kaliteleri
düşük kalmıştır (Oehninger et al., 1996). Bu durum,
embryogenezin erken dönemlerinde sperme ait olumsuz
etki gösteren faktörlerin, yumurtaların yakın komşuluğuna
salındığını ve negatif etkilere neden olduğunu düşündürmüştür.
ICSI ile elde edilen embryoların morfolojik skorları
belirgin olarak daha yüksek bulunmuş ve uterin transferi
takiben, HIC-IVF’ten elde edilen embryolardan daha üstün
implantasyon ve gebelik oranları göstermişlerdir.
Terriou
ve ark. (1997) IVF-ET’deki kötü sonuçların embryo kalitesinden
kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için, teratozoospermik
ile normal spermatozoalardan elde edilen embryoların
kalitesini karşılaştırmıştır. Fertilizasyon oranı, transfer
oranı ve siklus başına transfer yapılan embryo sayısı
teratozoospermik grupta belirgin olarak düşük bulunmuştur.
Siklus başına elde edilen gebelik oranı da fazla belirgin
olmamakla beraber düşük bulunmuştur. Ancak transfer
başına elde edilen gebelik oranları, transfer edilen
embryo başına elde edilen implantasyon oranları ve gerçekleşen
doğum oranları birbirine yakın gerçekleşmiştir. İlginç
bir gözlem ise gösterdikleri fragmentasyon veya irregüler
hücreler ve embryo skorları yönünden de, embryo kalitelerinin
yakın bulunmuş olmasıdır. Bu çalışmada da, teratozoospermide
uygulanan IVF-ET prosedürlerinde izlenen siklus başına
düşen düşük gebelik oranları doğrulanmaktadır. Ancak
yine bu çalışmada, embryo kalitesi ve yaşayabilirliğinin
azalmadığı ilk defa gösterilmiştir. Siklus başına düşen
kötü gebelik oranlarının nedeni olarak, kötü fertilizasyon
oranları ve sınırlı sayıda transferi yapılacak embryoya
sahip olunması ileri sürülmüştür. Sonuç olarak, morfolojik
özelliklerin sadece fertilizasyon basamağında etkili
veya önemi olduğunu, fakat fertilizasyonu takiben embryonun
viabilitesi açısından bir biomarker olarak önem taşımadığını
söylemektedirler.
Oehninger
ve ark. (1998) spermatozoonun, IVF/ICSI’de (paternal
etki) implantasyon ve gebelik oranları üzerine olan
etkisini retrospektif olarak incelemiş ve OAT hastalar
ile normospermik hastaları karşılaştırdığında IVF’te
ICSI’ye göre daha kötü implantasyon ve gebelik sonuçları
izlemişlerdir. Hiçbir grupta, düşük oranları açısından
belirgin bir farklılık izlenmemiştir. IVF yapılan OAT
hasta grubundaki kötü sonuçların, ROS ve benzeri toksik
maddelerin HIC ile hazırlanan sperm süspansiyonu içerisinde
yer alan anormal spermatozoalar tarafından salgılanmasına
bağlamışlardır. Sonuç olarak, kötü sperm parametrelerine
sahip erkeklerin spermatozoalarının, kötü embryonel
gelişime yol açmadığı görüşüne ulaşmışlardır. ROS benzeri
toksik faktörler ATP deplesyonuna yol açarak aksonemi
etkileyebilir (De Lamirande ve Gagnon, 1992), mitokondrial
fonksiyonları, DNA, RNA ve protein sentezini inhibe
edebilir (Comporti, 1989), sitoskeletal modifikasyonlara
neden olup (Hindshaw et al., 1986), sperm-oosit füzyonunu
inhibe edebilir (Aitken et al., 1993). OAT tanılı hastalar,
HIC kullanılan durumların dışında, fertil ve infertil
normozoospermik hastalarda elde edilen implantasyon
ve gelişim potansiyeline sahip görünmektedir. Bu bilgi
OAT tanılı hastaların tedavisinde ICSI tekniğini öne
çıkarmaktadır. Bu sonuçlar, diğer yandan, spesifik sperm
anomalilerinin (bilinen veya henüz tanımlanmamış) defektif
embryogenezden sorumlu olabileceği gerçeği veya ihtimalini
unutturmamalıdır.
Yukarıda
anlatılanların ışığında denebilir ki, teratozoospermi
fertilizasyon elde edildikten sonra, embryo kalitesi
ve viabilitesini etkilememektedir.
Sonuçlar
Literatürün
ışığında, spermin ileri motilitasi yanı sıra sperm morfolojisinin
de in-vivo ve in-vitro fertilizasyon işlemlerinde önemli
bir parametre olduğunu söylemek yanlış olmaz. Morfolojik
değerlendirim başarılı bir fertilizasyonun tek ve bağımsız
belirleyicisi olarak kullanılabilir. Ancak hiç şüphe
yok ki, in-vivo fertilizasyonda özellikle de teratozoospermi
söz konusu olduğunda mevcut spermatozoanın toplam sayısı
(toplam sayı, konsantrasyon) önemli bir parametre haline
gelmektedir.
Ciddi
teratozoospermi durumlarında ICSI ile normal fertilizasyon
ve gebelik oranları elde edilebilir. Bu durum, sperm
morfolojisinin, sperm bir kez oosit sitoplazmasına ulaştıktan
sonra belirgin bir rolü olmadığını düşündürmekteyse
de,bugün bilmekteyiz ki amorf bir baş ve ara-parça söz
konusu olduğunda ICSI ile dahi fertilizasyon oranları
oldukça düşük kalmaktadır. Bu durum ileride daha fazla
ve detaylı araştırma gerektiren bir bilinmezdir.
Kromatin
dekondansasyon bozuklukları ve sentrozom anomalileri
de ICSI’yi takiben gelişen fertilizasyon başarısızlıklarının
nedenleri olarak bulunmuşlardır.
Dr.
Cem DEMİREL, Dr. Batu AYDINURAZ
Nikolettos
N, Küpker W, Demirel C at al: Fertilization potential
of spermatozoa with abnormal morphology. Hum Reprod
1999: 14: 47-70’den tercüme edilmiştir.
|