|
AZOOSPERMİ OLGULARINDA
TESTİSLERDEN SPERM ELDE ETMEDE BAŞARIYI ARTIRAN UYGULAMALAR
Prof.Dr.
Kaan AYDOS
Üremeye
yardımcı teknikler (ÜYT)'deki güncel ilerlemelere rağmen,
nonobstrüktif azoospermi (NOA) olgularının tedavisi
halen problem olma özelliğini taşımaktadır. Testislerden
elde edilen spermatozoaların intrasitoplazmik sperm
enjeksiyonu (ICSI)'nda kullanılmalarıyla ilk gebeliklerin
bildirilmesini takiben, NOA olgularının tedavilerinde
de yeni bir dönem başlamış oldu (Schoysman 1993). Yine
de, TESE tekniğinde son yıllarda elde edilen
ilerlemeler neticesinde bu olguların %24-81'inda spermatozoa
elde edilebilmesine ve %18 ile 38 arasında gebelik sağlanabilmesine
rağmen, testis biyopsilerinde şiddetli bozulma bulunan
erkeklerin %58-76'sında, sperm elde edilmesinde başarısız
kalınmaktadır (Schlegel 1999; Tournaye 1997).
Çoğu
olguda oosit toplanması (OPU) ile eşzamanlı planlanan
TESE işleminde başarısız kalınması, kadında hiperstimülasyon
gibi moriditesi yüksek komplikasyonlarla karşlaşılma
riskini de beraberinde getirmektedir. Bundan kaçınmak
için ICSI'den önce tanısal amaçlı TESE yapılması ve
bulunan spermin ileride kullanılmak üzere dondurularak
saklanması önerilmiş, ama çok az sayıda hücrenin bulunması
durumunda dondurma-çözünme sonrası bu hücrelerin kaybı
sorunu ortaya çıkabilmektedir. Aynı zamanda, elde edilen
yetersiz kalitedeki spermatozoa ile fertilizasyon ve
gebelik başarıları da düşük kalmaktadır.
İşte bu
gibi zor TESE olgularında, yüksek kalite ve kantitede
spermatozoa elde edilebilmesi amacıyla, son zamanlarda
bazı önemli uygulamalar da bildirilmeye başlanmıştır.
Bu veriler göz önüne alınarak, bir TESE işleminin başarısını
artırmaya yönelik uygulamalar aşağıdaki şekilde özetlenebilir.
Ancak bu uygulamaların başarılarının kanıtlanması için
daha geniş serilere ihtiyaç olduğu da unutulmamalıdır.
Gonadotropinler
ile testiküler stimülasyon
Vücuttaki
diğer dokuların kendilerine spesifik peptid-faktörleri
olduğu gibi, FSH ve LH da gonadal hücrelere spesifik
yaşamsal faktörler olarak görev yaparlar (Raff 1992).
Gerçekten de, spermatogenez gonadotropin bağımlı olup,
testislerin optimal fonksiyon görebilmeleri özellikle
FSH tarafından desteklenmektedir (Parvinen 1982).
FSH; sperm
yapımında, maturasyonunda, spermatid nukleusu ve akrozomun
morfogenezi ile spermiyogenez basamağında ve epididimal
maturasyonda kardinal bir hormondur (Steinberger 1971;
Courtens 1980). Her ne kadar FSH'nın testisler üzerindeki
fizyolojik etkileri bilinmekteyse de, klinik uygulamalarında
etkinliği tam anlamıyla kanıtlanmış değildir. Burada
hasta seçim kriterlerinin eksikliği en önemli faktördür.
NOA olgularında
FSH kullanımının gerekçeleri 3 başlık altında toplanabilir:
1) hipogonadotropik
hipogonadizimde (HH) replasman, 2) sperm DNA hasarlarının
düzeltilmesi, ve 3) spermatogenezin kantitatif uyarılması.
Hipogonadotropik
hipogonadizim; infertil erkeklerin yaklaşık %1'inde
görülür (Gilbaugh 1994). Gonadotropinlerle tedavisi
mümkün olmakla birlikte, spermatogenezin normale dönmesi
için en az 2 yıl sürdürülmesi gerekir. Tedavinin uzun
zaman gerektirmesi hastalarda gerek ekonomik gerekse
psikolojik bakımdan önemli problemler yaratmaktadır.
Oysa az miktarda da olsa ejakulatta spermatozoanın görülmesi
daha erken gerçekleşebilir. Her şeye rağmen, olguların
bir kısmı azoospermik kalabilmektedir. Yakın tarihli
bir olgu sunumlarında Meseguer ve ark., HH bulunan 30
yaşında azoospermik bir erkekte, gonadotropinlerle replasman
tedavisini takiben, ejakulatta görülmemesine rağmen
TESE ile testislerden motil spermatozoa elde etmeyi
başarmışlardır (Meseguer 2004). Uzun süreli gonadotropin
tedavisine rağmen azoospermik kalan 15 HH'li infertil
erkeği takip eden daha geniş bir seride de, TESE ile
%73'ünde spermatozoa elde edilmiş olup, ICSI sonrası
toplam 17 siklusta %20 gebelik sağlanabilmiştir.
HH tedavisi
genellikle hCG ile başlar. Haftada 2-3 kez, 1500-2000
ya da 5000 IU yapılarak 8-12 hafta devam edilir. Bu
süre içerisinde hCG dozu, serum testosteron düzeyine
göre ayarlanır. Sıklıkla bu süre içerisinde ejakulatta
spermatozoa çıkmaya başlayabilir. Spermatozoa çıkmasa
bile, testosteron yanıtı alınır alınmaz tedaviye, haftada
3 kez ya da her gün olmak üzere 75-150 IU hMG veya FSH
eklenir. Tedavi süresince serum testosteron düzeyleri
ve semen sonuçları yakından takip edilmelidir. Ejakulatta
yeterli spermatozoa görüldükten sonra hMG/FSH kesilebilir
ve tek başına hCG ile tedaviye devam edilebilir (Gilbaugh
1994). Burada, serum testosteronunun çok fazla yükselip,
endojen LH'yı baskılayarak testislerde atrofi meydana
gelmemesine dikkat edilmelidir.
Ejakulatta
spermatozoa görülebilmesi için replasman tedavisinin
12 aya kadar uzatılması gerekebilir. Oysa hormon tedavisi
sırasında daha sperm ejakulatta çıkmadan önce, testislerde
görülmeye başlayabilir. Bu nedenle, 3-6 ay içerisinde
tedaviye yanıt alınamayan ya da sürekli hormon tedavisine
yanaşmayan olgularda, TESE ile testislerden alınacak
spermler kullanılarak ICSI yapılması önerilebilir. Ancak,
TESE/ICSI sonuçlarının başarısını artırmak için hormon
tedavisinin süresinin uzatılması da düşünülmelidir.
Netice
olarak, HH'ye bağlı azoospermik erkeklerde 3-6 ay gonadotropin
replasman tedavisi yapılmasını takiben, eğer ejakulatta
sperm çıkmıyorsa daha fazla beklenmeksizin TESE yöntemine
geçilerek, ICSI'de kullanılmak üzere testislerde spermatozoa
aranılabilir.
Denatüre
ve fragmante DNA taşıyan spermatozoa oranlarının
sperm parametrelerindeki bozulma ile anlamlı bir ilişki
gösterdiği, infertil erkeklerde daha yüksek oranlara
çıktığı gösterilmiştir (Zini 2001). IVF programına alınan
erkelerde semen parametreleri ile DNA integritesi arasında
negatif korelasyon bulunmaktadır (Sun 1997). Dolayısıyla,
spermatogenez bozukluğuna bağlı NOA'de testislerden
elde edilen az sayıda spermin kullanıldığı ICSI olgularında
DNA hasarlı spermatozoanın oosite enjekte edilme riski
de artacaktır.
Gerçekten
de, gebelik elde edilemeyen TESE sperminde DNA hasarlı
spermatozoa oranları, gebelik görülenlere göre %68 daha
fazla bulunmuştur (Thompson-Cree 2003). Benzer şekilde
Lopes, DNA hasar sıklığı ile ICSI sonrası fertilizasyon
oranları arasında anlamlı ölçüde negatif bir ilişkinin
varlığına dikkat çekmektedir (Lopes 1998). Fertilizasyon
oranı %20'nin altında kalan olguların %75'inde spermleri
ileri derecede (>%25) DNA kırığı içermekteyken, fertilizasyon
arttıkça (>%80) hasarlı sperm taşıyan olgu sayısı
da azalmaktadır (%0). İlginç olarak, ICSI sırasında
normal morfolojide sperm seçilmiş olsa bile fertilizasyon
oranları düşük kalmaktadır. Yine de bu konuda henüz
bilgilerimiz kısıtlıdır. Aksine bulgular da mevcut olup,
yüksek oranda DNA hasarlı sperm içeren semen örnekleri
kullanılarak yapılan ICSI olgularında eğer morfolojisi
normal spermatozoa enjekte edilmişse, fertilizasyon
ve gebelik oranlarının DNA hasarlı sperm oranları ile
ilişkili olmadığı da önerilmiştir (Host 2001).
Sperm
kromatin hasarlarının tedavisinde FSH kullanımı çok
sayıda çalışmada araştırılmıştır. İnfertil
erkeklerde FSH tedavisinin sperm genetik yapısında morfolojik
bozuklukları azaltıcı etkisi bulunduğu ultrastrüktürel
çalışmalarda ortaya konmuştur. Kısıtlı sayıda
olmakla birlikte prospektif, kontrollü, randomize çalışmalarda,
ICSI öncesi erkeğin FSH ile tedavi edildiği çiftlerde
implantasyon oranlarında anlamlı düzelme kaydedilmiştir
(Ashkenazi 1999). Ben-Rafael ve ark., prospektif, randomize,
crossover planlanan çalışmalarında, normogonadotropik
erkeklerde FSH tedavisinin fertilizasyon oranlarını
artırıcı etkisini spermin subsellüler komponentlerindeki
düzelmeye bağlamaktadır (Ben-Rafael 2000). Elimizdeki
verilere dayanılarak NOA olgularında, TESE ile zaten
az sayıda elde edilebilecek spermatozoanın kalitesini
düzeltmeye yönelik FSH tedavisi, uygulanabilirliliği
olan bir seçenek olarak görülmektedir.
NOA
olgularında spermatogenezin kantitatif stimülasyonu
ile ilgili olarak, henüz kanıtlanmış olmamakla birlikte,
klinik çalışmaların sonuçları toplanmaktadır. Aslında
oligozoospermik erkeklerde gonadotropinlerin seminal
parametreleri düzelttiğine dair veri mevcut olmakla
birlikte (Pescosolido 1985, Arnaldi 2000, Glander 1997,
Beretta 2005), buna karşı sonuçlar da bildirilmiştir
(Kamischke 1999). Burada sorun, hasta seçim kriterlerinin
eksikliğidir. Gerçekten de, normogonadotropik olup,
testis histolojisinde maturasyon duraklaması bulunmayan,
hipospermatogeneze bağlı oligozoospermi olgularında
FSH ile stimülasyonun, sperm
sayısında anlamlı artış yaptığı değişik çalışmalarda
ortaya konmuştur (Foresta 1998; Foresta 2002). Benzer
şekilde bir seçim kriteri uygulandığında, FSH'sı normal
azoospermi olgularında, eğer patoloji hipospermatogenez
ya da fokal spermatogenetik odakların varlığı ise, FSH
stimülasyonu, TESE ile matür spermatozoa elde etme oranlarını
anlamlı derecede artırabilmektedir (Aydos 2003). Yakın
tarihte, DAZ, BPY2, ve CDY1 bölgelerinde Y-kromozom
delesyonlu azoospermik bir olguda da, rekombinan FSH
ile ejakulatta spermatozoa çıktığı, ICSI sonucu ikiz
bebeklerin doğduğu bildirilmiştir (Selman 2004).
FSH tedavisinin
etkinliği değişik faktörlere bağlanmaktadır. FSH'nın
değişik biyolojik özelliklere sahip 20 farklı izoformu
bulunmaktadır (Stanton 1992). İzoformların da reseptöre
bağlanma kapasiteleri birbirinden farklılık göstermektedir
(Simoni 1994). Ya da, GnRH'un pulzasyon özelliklerinde
bozulmalar vardır ve hormonun biyolojik fonksiyonunu
azaltmaktadır (Crottaz 1992). Serum FSH'sı normalken
seminal parametrelerde bozulma olması, yukarıdaki nedenlere
bağlı olarak FSH'nın biyolojik etkinliğinin eksikliğinden
kaynaklanıyor olabilir. Böyle olgularda FSH kullanımının
gerekçeleri ise i) Sertoli hücrelerinin aşırı
miktar uyarılarak, bozulmuş spermatogenezi daha fazla
desteklemesini sağlamak, ii) spermatozoanın akrozom
ve nukleusunu etkileyen Sertoli-germ hücresi bileşkelerinin
modulasyonunu düzenlemek, ve iii) spermatogenez,
sperm ultrastrüktürü ve sperm maturasyonu üzerine direkt
veya indirekt etkide bulunmak şeklinde sayılabilir (Adamopoulos
2000).
Azoospermik
olup, FSH tedavisinden fayda gören bir diğer hasta grubu
ise primer FSH yetmezlikli olgulardır. Serum FSH değerleri
alt sınırda olan böyle erkeklerde FSH tedavisi ile seminal
parametreler düzelebilir ve gebelik beklenebilir (Al-Ansari
1984, Mozaffarian 1983, Giltay 2004). Mevcut çalışmaların
ışığı altında, NOA'li erkeklerde ÜYT öncesi FSH ile
testiküler stimülasyonun sperm elde etme şansını artırabileceği
önerilebilir. Ancak daha geniş serilerle bunun kanıtlanması
gerekir.
Testiküler
androjen/östrojen dengesinin düzeltilmesi
NOA olgularında
spermatozoa eldesini olumsuz yönde etkileyen önemli
bir grup, artmış FSH ile karakterize primer testiküler
yetmezlik olgularıdır. Primer testiküler yetmezlikte
sorun, esas olarak testislerin seminifer tubül ve/veya
Leydig hücrelerinin hasarlanmasına bağlı spermatogenez
bozukluğudur. Sertoli hücrelerinden inhibin sekresyonu
da bozulacağından, serum FSH düzeyleri oldukça yükselir.
Eğer Leydig hücre defekti nedeniyle testosteron da düşmüşse,
bununla paralel olarak serum LH düzeyleri artar.
Testislerde
bozulma fibrotik sekel bırakan enfeksiyon ya da travma
gibi olaylar olabileceği gibi, genetik faktörler de
rol oynayabilir. Çalışmalar, bir grup olguda spermatogenez
bozukluğunun germ hücre defektinden değil, çevresel
ortamdan kaynaklanabileceğini, bu nedenle spermatogenezin
daha sonra yeniden başlatılmasının mümkün olduğunu ortaya
koymuştur (Ogawa 2000). Buna dayanarak, uzun süreli
ve aşırı FSH yüksekliğinin Sertoli hücrelerinde desensitizasyon
yaratabileceği ve spermatogenezin bu nedenle bozulabileceği
önerilmiştir (Themmen 1991). Eğer
FSH düşürülürse, Sertoli hücrelerinin yeniden fonksiyon
kazanması ve neticede spermatogenezin başlaması da mümkün
olabilir. Gerçektende, primer testiküler
yetmezlik nedeniyle FSH düzeyleri çok yükselmiş erkeklerde,
GnRH agonisti verilerek (leuprolide acetate, 3.75 mg
i.m. 28 gün aralıklarla 4 ay) FSH ve LH'nın baskılanmasını
takiben, hipogonadotropik düzeylere düşen FSH ve testosteronun
gonadotropinlerle tekrar normal düzeylere çekildiğinde,
Sertoli hücre markırı olarak inhibin B de normal değerlerine
yükselmeye başlayabilir. Neticede, inhibin B'nin normal
ya da normalin alt sınırında olduğu spermatogenez bozukluklu
olgularda, yükselmiş FSH'nın GnRH agonistleri ile baskılanmasının
testiküler yetmezlikli olgularda spermatogenez üzerinde
olumlu rol oynayabileceği ileri sürülmektedir (Foresta
2004).
Yüksek
FSH ile seyreden testiküler yetmezlikli olguların tedavisinde
bir diğer yaklaşım ise yakın tarihte Cornell grubundan
Schlegel ve ark. tarafından bildirilmiştir (Schiff 2005).
Klinefelter'li
erkekler arasında yüksek FSH ve düşük testosterona sahip
olanlar 2-3 ay süreyle bir aromataz inhibitörü kullanılarak
tedavi edilmişlerdir. Aromataz inhibitörü ile tesosteron
yanıtı alınamaması durumunda tedaviye hCG eklenerek
devam edilmiştir. Sonuçta, klasik uygulama ile %40-48
olan TESE ile spermatozoa bulma
başarısı %72'ye yükselmiştir. NOA olgularındaki
%58'lik orandan da yüksek bulunması, TESE öncesi testiküler
androjenlerin uyarılmasının sonucu olumlu yönde etkileyebileceğini
ortaya koymaktadır.
Daha önceki
çalışmalarda da belirtildiği gibi, testosteron/östrojen
oranının belirli bir eşik değerin altında
kalması durumunda spermatogenez bozulabilmektedir (Pavlovich
2001). Aromataz inhibitörleri
böyle olgularda seminal parametrelerde kantitatif olarak
anlamlı düzelme sağlayabilirler. Testiküler androjen/östrojen
dengesinin spermatogenezdeki önemi, antiöstrojenlerin
kullanıldığı idiyopatik infertilite olgularında seminal
parametrelerde ve gebelik oranlarında belirgin düzelmelerin
elde edildiği çalışmalarda gösterilmiştir. Randomize,
kontrollü çalışmalarında Adamopoulos ve ark., tamoksifen
sitrat 20mg/g ile kombine olarak testosteron undekonat
kullandıkları bir grup olguda spermatogenezde anlamlı
düzelme ve gebelik oranlarında artış saptamışlardır
(Adamopoulos 2003). Tamoksifen, WHO tarafından da idiyopatik
erkek infertilitesi olgularında kullanılabilecek bir
tedavi seçeneği olarak sunulmaktadır (WHO).
MikroTESE
tekniği
Uygulama
alanı gittikçe genişleyen mikroTESE yöntemi, ICSI günü
yapılan TESE sırasında spermatozoa bulamama olasılığına
karşı hem hücre bulma şansını arttırmakta, hem de çoklu
biyopsilemenin potansiyel zararlarından kişiyi korumaktadır.
Burada amaç; komplet spermatogenez içerebileceği daha
önceki çalışmalarda ortaya konmuş olan, diğerlerinden
daha dolgun ve daha opak-beyaz tubüllerin, ameliyat
mikroskobu altında, x25-30 büyütmede seçilerek çıkarılmasıdır.
Fibrotik alanlar ve Sertoli cell-only tubülleri arasında
böyle tubüller kolaylıkla ayırt edilebilirler (Aydos
2005).
Mikrocerrahi
yöntemle yapılan TESE, testislerden spermatozoa elde
etme oranlarını, standart TESE ile karşılaştırıldığında
%16.7-45'den %42.9-63.6'a çıkarmıştır (Aydos 2001, Colpi
2005). TESE sırasında ameliyatın mikroskop kullanılarak
yapılması hem vasküler travmayı minimalize ederek testis
içerisinde hematom gelişme riskini ortadan kaldırır
hem de çıkarılan doku volümünü anlamlı ölçüde azaltır.
MikroTESE
uygulamasında hücre elde etme başarısı sadece teknik
beceriye değil, çıkarılan doku örneklerinin laboratuvarda
hazırlanma uğraşına da bağlıdır. Testiküler doku örnekleri
hazırlanırken yeterli süre ayrılması ve enzimatik yöntemlerin
eklenmesi konusunda da olumlu sonuçlar bildirilmektedir
(Aydos 2005).
Sonuç
olarak, NOA olgularında serum FSH, LH, testosteron
ve östradiol düzeylerine göre erkeğin hazırlanmasını
takiben mikroTESE yapılması ve çıkarılan doku örneklerinin
dikkatli biçimde laboratuvarda hazırlanması ile sperm
elde etme şansının artabileceği göz önüne alınmalıdır.
|