|
Serbest
Oksijen Radikaller
Oluşum Mekanizmaları ve Spermatozoa Üzerine Etkileri
Klinik Önemi ve Tedavisi
Dr.Kaan
AYDOS
İNTRASELLÜLER
SERBEST OKSİJEN RADİKALLERİ (reaktif oksijen türevleri)
ÜRETİMİNİN İNSAN SPERMATOZOASININ YAPISAL VE FONKSİYONEL
BÜTÜNLÜĞÜNE ETKİLERİNİN İNCELENMESİ: LİPİD PEROKSİDASYONU,
DNA FRAGMANTASYONU VE ANTİOKSİDANLARIN ETKİLERİ
SERBEST
RADİKALLER VE ANTİOKSİDANLARIN SPERMATOZOA ÜZERİNE ETKİLERİ
VE KLİNİK ÖNEMİ
ERKEK
SUBFERTİLİTESİNDE OLASI BİR UYGULAMA: ANTİOKSİDAN TEDAVİ
ANTİOKSİDAN
TEDAVİ, İNFERTİLİTE TEDAVİSİNDE ÜMİT VERİCİ BİR YÖNTEM
GLUTATYON
TEDAVİSİ
İNTRASELÜLER
SERBEST OKSİJEN RADİKALLERİ (REAKTİF OKSİJEN TÜRLERİ)
ÜRETİMİNİN İNSAN SPERMATOZOASININ YAPISAL VE FONKSİYONEL
BÜTÜNLÜĞÜNE ETKİLERİNİN İNCELENMESİ: LİPİD PEROKSİDASYONU,
DNA FRAGMANTASYONU VE ANTİOKSİDANLARIN ETKİLERİ
İnsan
spermatozoasının nikotinamid adenin dinükleotid fosfata
(NADPH) maruz kalması doz bağımlı olarak reaktif oksijen
türlerinin (ROS) üretilmesiyle sonuçlanır. Kritik bir
yoğunluk seviyesinde lipid peroksidasyonu indüklenir,
DNA hasarı ve sperm motilitesinde dramatik bir düşüş
meydana gelir. Bu sistem daha sonra değişik antioksidanların,
metabolizmanın intraselüler artmış toksik oksijen ürünlerini
tarafından oluuşturulan oksidatif stresle mücadele yeteneklerini
ortaya koymak için kullanılmıştır. Bu sistemde ekstrasellüler
kaynaklı oksidanlara karşı koruyucu olan değişik antioksidanların
(superoksit dismutaz, katalaz, vit. E, hipotaurin) bir
etkinliğinin olmadığı ortaya konmuştur. Halbuki albumin
NADPH'nın indüklediği oksidatif strese karşı tam bir
koruma sağlar. Bunu lipid peroksidasyon kaskadını supresyondan
daha çok oluşum sürecindeki peroksitleri inaktive ederek
sağlar. Albumin NADPH tarafından indüklenen DNA hasarında
koruyucu değildir fakat glutatyon peroksidazın merkaptosüksinatla
inaktive edilmesinden dolayı meydana gelen DNA fragmentasyonuna
karşı korumada son derece etkilidir. Bu çalışma şunu
vurgulamaktadır klinik olarak etkili antioksidan tedavilerin
düzenlenmesi kritik olarak oksidatif stresin nerden
kaynaklandığına bağlı olacaktır. Fazla miktarda intraselüler
ROS üretimini de kapsayan vakalarda albumin lipid peroksit
bağımlı sperm plasma membran ve DNA hasarlarında, albumin
bunu nötralize edecek önemli bir vasıta gibi durmaktadır.
Oksidatif
stresin defektif sperm fonksiyonu etyolojisinde, plasma
membranına peroksidatif hasar indüksiyonu mekanizmasıyla,
önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Ek olarak oksidatif
stresin sperm genomu bütünlüğü üzerine etkilerinin yüksek
frekanslarda tek ve çift sarmallı DNA zincir kırığı
olduğu da tesbit edilmiştir. Oksidatif hasarın insan
spermatozoasına etkisinin klinik önemi yıkanmış insan
sperm suspansiyonlarında, spermlerin dölleme kapasitesi
ve ROS üretimiyle ilişkisi gözlenerek ortaya konmuştur.
Antioksidanların
erkek infertilitesinin in-vivo ve in-vitro tedavilerinde
kullanımı, insan sperm fonksiyonuna zararlı etkileri
belirlenen ROS'u muhtemel bir yolla etkisiz hale getirdikleri
düşünülerek, beklenilmektedir.
Yakında
yapılan in vivo plasebo kontrollü bir çalışma, peroksidatif
hasara karşı oral E vitamini tedevisinin potansiyel
bir değerinin olduğunu göstermiştir.
İn vitro
olarak değişik antioksidanların insan spermatozoasını
oksidatif hasara karşı koruma yetenekleri değişik modellerde
gösterilmiştir. Örneğin ksantin oksidaz insan spermatozoasının
motilitesini önemli derecede azaltan reaktif oksijen
metabolitlerinin üretilmesinde kullanılmıştır. Bu modelde
superoksit dismutaz yerine katalaz eklenmesiyle sperm
hareketinin önemli ölçüde daha çok yerine geldiği gözlenmiştir.
Bu şartlar
altında hidrojen peroksitten ziyade süperoksitin insan
spermatozoasına zarar verdiği düşünülmektedir. Bu sonuçta
gözönüne alınarak insan spermatozoasının hidrojen peroksite
maruz kalması sonucu fonksiyon kaybı ve yüksek oranda
DNA hasarı geliştiği ileri sürülmektedir.
İnsan
spermatozoasında oksidatif stres yaratmanın bir ikinci
yolu ise bu hücrelerin aktive edilmiş nötrofillerle
ko-inkubasyonudur. Bu modelde belli bazı antioksidanlar
(Hipotaurin ve N-asetilsistein) tarafından engellenen
ama başka antioksidanlar (E vit.) tarafından engellenemeyen
önemli ölçüde sperm motilite kaybı gözlenmiştir.
Yukarıda
belirtilen yaklaşımların hepsinin esas problemi spermatozoaya
saldıran ROS'un hücre dışından kaynaklanmasıdır. Bu
durum fizyolojik olarak; toksik oksijen metabolitlerini
eğer infiltran nötrofillerden salınıyorsa, antioksidanların
bu metabolitlerin toksik etkilerini engelleme yeteneklerini
göstermesi açısından anlamlıdır. Halbuki oksijen radikalleri
sıklıkla intrasellüler kaynaklıdır; yüksek miktarlarda
ROS üreten oligozoospermik erkeklerde olduğu gibi.
Alternatif
antioksidan stratejiler geliştirmek ve en iyi şekilde
spermatozoayı artmış intraselüler ROS üretiminden korumak
için spermatozoaların kendikendilerine hızlanmış toksik
oksijen metabolitleri üretimini de kapsayan değişik
bir model sistem gereklidir.
Yakın
tarihte bir araştırmada insan spermatozoasında ROS üretiminin
NADPH'ya bağımli olduğu gösterilmiş ve bu ajana artifisiyal
maruziyetle ROS artışı, böyle bir model için temel alınmıştır.
Aşağıdaki
çalışmada bir NADPH'nın ROS üretimini indükleyerek insan
spermatozoasındaki fonksiyonel ve genetik bütünlüğüne
olan etkisi ve bu sistemi artmış intraselüler toksik
oksijen metabolitlerine karşı değişik antioksidan stratejiler
geliştirmek üzere inceleniştir.
Sonuçlar
NADPH
DOZ YANIT ANALİZİ
NADPH'nın
ROS üretimini indüklemesi ve peroksidatif hasara neden
olması ve sperm motilitesini azaltması, doz bağımli
analize tabii tutulmuştur. Dozlar 1, 5 ve 10 mikroMol
NADPH ve kontrol olarak aynı dozlarda NADP olarak ayarlanmıştır.
İnkubasyonlar 24 saat süreyle 1 mg/ml PVA'lı BWW ortamında
tutulmuşlardır.
1, 5 ve
10 mikroMol NADPH ile spermatozoa tarafından ROS üretilmesinde
önemli ölçüde bir artış saptanmamıştır. Karşıt olarak
her üç doz NADPH ile ROS üretimi önemli derecede artmıştır.
Test edilen 2 yüksek dozda ROS üretimi lipid peroksidasyonunu
indüklemiş ve sperm hareketinde önemli bir düşüşe neden
olmuştur.
SOD
VE KATALAZIN ETKİLERİ
İnsan
sperm fonksiyonunun korunmasında SOD ve Katalazın yararlı
etkileri daha önceki çalışmalarda gözlendiğinden bu
antioksidanları endojen ROS nin indüklediği peroksidatif
hasara karşı etkinliği araştırılmıştır. Katalaz ( 200,
500 ve 2000 Ü) ve SOD ( 100, 250 ve 500 Ü) 24 saat 5
mikroMol NADPH lı ve NADPH'sız sperm suspansiyonlarına
eklenmiştir. NADPH bu çalışmada da önemli derecede sperm
motilitesini azaltmış ve önemli ölçüde spermde peroksidatif
hasara neden olmuştur. Buna rağmen SOD ve katalaz hiç
bir dozda tek başlarına veya beraber sperm motilitesini
arttıramamışlar ve peroksidatif hasara engel olamamışlardır.
SERBEST
RADİKAL TEMİZLEYİCİLERİ
Bir kaç
çeşit serbest radikal temizleyici NADPH'nın indüklediği
ROS üretimine bağlı peroksidatif hasarı ve beraberinde
sperm hareket kaybını suprese eder mi diye çalışılmıştır.
Aşağıdaki antioksidanların hiçbirinin efektif olmadığı
saptandı; Vit. E 1 mM, hidroksitoluen( 0.01, 0.1 ve
10 mM), pentoksifilin (3.6 mM), ve taurin. Ek olarak
bir demir şelatörü olan dietilen triamin penta asetik
asit (DETEPAC) da insan spermatozoasını NADPH'nın indüklediği
oksidatif hasardan koruyamamıştır ama DETEPAC kontrol
inkubasyonlarında önemli ölçüde motiliteyi korumuştur.
Mekanizma olarak in-vitro uzamış inkubasyonlarda demirin
indüklediği lipid peroksidasyonunu ve sperm motilite
kaybı artışını engellemesi öne sürülmüştür.
ALBUMİN
Albuminin
insan spermatozoasını, endojen oksidatif stresden korumasındaki
önemi bir seri ek deneysel çalışmalarda araştirılmıştır.
Bu deneylerde NADPH'a maruz kalan spermatozoaların 24
saat 37 C'de PVA (1 mg/ml) veya albumin ( %0.3, %3 ve
% 10) varlığında motilite ve lipid peroksidasyon potansiyeli
değerlendirilmiştir.
PVA varlığında
daha önceki deneylerde olduğu gibi NADPH tarafından
indüklenen peroksidatif hasar sperm motilitesinde önemli
bir düşüşe neden olmuştur.
NADPH
yokluğunda inkubaşyon ortamında albuminin bulunması
sperm motilitesinde PVA kontrollerine göre önemli bir
değişiklik göstermemiştir. Halbuki NADPH varlığında
albumin eklenmesinin sperm motilitesinin korunmasında,
%0.3den %10'a kadar artan albumin konsantrasyonlarına
paralel olarak artan önemli bir etkisi olmuştur. İnsan
spermatozoasının ROS üretim yeteneğini engelleyecek
derecede yüksek konsantrasyonlarda BSA bulunmamasına
rağmen albuminin lipid peroksidasyon düzeylerine olan
etkisi çalışılmıştır. Şaşırtıcı olarak, albumin varlığında
spermatozoa tarafından üretilen malondialdehit düzeyleri
ortamda PVA bulunmasıyla oluşan malondialdehit düzeyleriyle
aynı bulunmuştur. Buradan şunu çıkarabiliriz NADPH sitümülasyonuna
bağlı ROS üretiminde albumin lipid peroksidasyonunu
suprese etmemekte hatta lipid peroksitleri spermatozoadan
uzaklaştırmamaktadır. Bunun yanısıra albuminin, lipid
peroksidasyon şelalesinde plasma membranında oluşan
toksik lipid peroksitleri bağlayarak oksidatif stresin
etkilerini nötralize ettiği düşünülmektedir.
Deneyin
ilk safhasında gösterilmiştir ki, demir ve askorbatla
başlatılan lipid peroksidasyonunda, lipid peroksidasyon
şelalesinde üretilen peroksitlerin büyük bir çoğunluğu
çevre ortama salınmış ve spermatozoalar tarafından tutulmamışlardır.
5 mM NADPH varlığında 24 saatlik inkubasyonda tutulan
spermatozoalar 5 dk 500 devirde santrifüje edilmişler
ve tekrar bir ferröz demir promoter li bir ortamda 2
saat daha inkubasyona tabii tutulmuşlardır ( 0.04 mM
FeSO4 ve 0.2 mM askorbik asit, Ca ve Mg bulunmayan Hanks
ortamında).
Promoter
bulunmayan örnekler ise sadece Ca ve Mg bulunmayan Hanks
ortamında tutulmuşlardır.
Promosyon
peryodundan sonra bütün sperm suspansiyonundaki ve sadece
spermatozoalarda ve sadece inkübasyon ortamında bulunan
malondialdehid düzeyi ölçülmüştür. Bu ölçüm ortaya koymuştur
ki, promoter varlığında oluşan malondialdehid'in % 70'i
hücrelerden çevre ortama salınmaktadır.
Düşünceler
Oksidatif
stres, in-vivo ve in-vitro antioksidan tedavi ile önlenebilinecek,
defektif sperm fonksiyonunun önemli bir sebebidir. İn-vivo,
plasebo kontrollü, kendi spermlerine yüksek derecede
peroksidatif hasar gösteren hastalar üzerinde yakınlarda
yapılan bir çalışmada, oral E vitamini tedavisinin terapötik
bir değerinin olabileceği öne sürülmüştür ( Suleiman
et al. 1996). İn-vitro, oksidatif stresin aktive lökositlerle
gerçekleştirildiği çalışmalar dahil olmak üzere, hipotaurin,
indirgenmiş glutatyon ve N-asetil sisteinin de dahil
olduğu çok geniş bir aralıkta antioksidanların insan
spermatozoasını ekzojen kaynaklı toksik oksijen metabolitlerinden
korumada potansiyel klinik değerleri olduğu gösterilmiştir
(Baker et al 1996). Ne yazık ki bugüne kadar antioksidanların
insan spermatozoasını endojen kaynaklı ROS'dan koruma
kabiliyetlerini gösterecek bir model geliştirilmemiştir
(Gomez et al. 1996).
İnsan
spermatozoasının ROS üretim biyokimyası henüz tam detaylarıyla
çözülmemiş olmasına karşın bu hücrelerde NADPH'nın süperoksit
üretiminde bir subsrat olarak davrandığı gözlenmiştir
( Aitken et al 1997, Griveau ve Le Lannou 1997). Bu
çalışmada, ekzojen NADPH'nın doz bağımlı olarak insan
spermatozoasında ROS üretimini indüklediği ve test edilen
en yüksek dozda önemli bir peroksidatif hasara ve sperm
motilitesinde dramatik bir kayba yol açtığı kaydediliştir.
Spermatozoaları ekzojen kaynaklı ROS'dan koruyan SOD,
katalaz, hipotaurin, DETEPAC, pentoksifilin veya vitamin
E gibi ajanların hiçbirinin NADPH'nın indüklediği oksidatif
strese karşı etkin olmadığı gösterilmiş olup bunun nedeni
ROS'in intraselüler orjinli olması olarak düşünülmüştir.
Yukarıdaki
çalışmada spermatozoayı NADPH'nın indüklediği hasardan
koruyan tek madde albumindi. %0.3'den %10'a varan konsantrasyonlarda
albumin insan spermatozoasının hareketliliğini NADPH
tarafından stimüle edilen yüksek miktarda ROS üretimine
rağmen koruyabildi. Daha da fazla olarak albuminin lipid
peroksidasyonunu inhibe etmeyerek koruma görevini yerine
getirdiği gözlenildi çünkü albumin varlığında veya PVA
varlığında ölçülen NADPH'nın indüklediği malondialdehid
miktarları benzer olarak ölçüldü.
Burdan
şu sonucu çıkarabiliriz; ek bir maddenin varlığında
dahi NADPH'ya maruz kalmak peroksidatif hasarı indükler
ve plasma membranında lipidhidroperoksitlerin birikimine
sebep olur. PVA varlığında bu lipid peroksitler sitotoksik
etkilerini sperm motilitesinde önemli bir düşüşle gösterirler.
Halbuki albumin varlığında bu lipid peroksitler bir
şekilde sekestre olurlar ve sperm fonksiyonu etkilenmez.
Albuminin sitotoksik lipid peroksitleri nötralize etme
yeteneğinin deneysel doğrulaması bir ferröz iyonlu promoter
kullanılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.Spermatozoaya
promoter eklendiğinde ortama önemli miktarlarda lipid
peroksit yayılmasına neden olan hızlı bir lipid peroksidasyon
kaskatının indüklendiği görülmüştür. Bu peroksit salınımı
tahminen fosfolipaz A2 aktivitesi sonucudur. Bu enzimin
insan spermatozoasında koruyucu bir role sahip olduğu
bilinmektedir. Fosfolipaz A2 okside yağ asitlerini,
alkollere benzer bir biçimde, fosfolipid gliserol zincirinin
2. pozisyonundan bağlar ve bunları glutatyon peroksidaz
tarafından metabolize edilebilir hale getirir. Bu kadar
yüksek miktarda lipid peroksitin kültür ortamında bulunması
kuşkusuz fosfolipaz A2 tarafından plazma membranından
salınan herhangi bir doymamış yağ asidinin sekonder
peroksidasyonunu indükleyen bir promoter sisteminin
varlığını ortaya koyar. Taze hazırlanmış spermatozoa
kültürlerinde ferröz iyonlu promoter varlığında oluşun
peroksitleri de kapsayan, peroksitlerin biyolojik sistemlerde
sitotoksik olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular lipid
peroksitlerin insan spermazoasına sitotoksik olduğunu
gösteren kanıtları artırmaktadır. Önemli olarak, bu
lipid peroksitlerin sitotoksik etkileri albumin varlığında
tamamen nötralize edilmiştir.
Bu sonuçlar
albuminin lipid peroksitleri bağlayarak ve sitotoksik
etkilerini nötralize ederek sperm plazma membranını
peroksidatif hasardan koruduğu hipotezini desteklemektedir.
Nötralizasyon mekanizmaları bu proteinin bir veya birkaç
değişik antioksidan özelliğini kapsamaktadır. Albumin
sadece fosfolipaz tarafından serbestleştirilen lipid
peroksitleri bağlamakla kalmaz bunun yanında lipid peroksidasyon
kaskatını da bozar bunuda ya temizleyici bir antioksidan
gibi davranarak ya da geçiş metallerini bağlayan bir
şelatör gibi davranarak gerçekleştirir. Bir diğer olasılık
da albuminin peroksidaz aktivitesi göstermesi olabilir.
İndirgenmiş glutatyon gibi, tiyol indirgeyen equvalantlar
olması şartıyla albumin lipid hidroperoksitleri benzer
alkollere çevirir. Başka bir şekilde albumin , nitrik
oksitle yine insan spermatozoasının ürettiği bir ürün
olan süper oksit iyonunun reaksiyonu sonucu oluşan peroksinitrit
gibi sitotoksik ürünleride temizlemektedir.
NADPH'nın
indüklediği endojen ROS üretimi sperm plasma membranına
peroksidatif hasar vermekle kalmaz aynı zamanda önemli
miktarda DNA hasarına da neden olur. NADPH verildikten
sonra artan bu DNA hasarı PVA ve albuminin her ikisinin
birden varlığındada devam etmiştir. Albuminin NADPH'nın
indüklediği DNA hasarını önleyememesindeki sebebi bu
çalışmada sorumlu oksijen metabolitinin okside lipidden
çok hidrojen peroksit olmasıdır çünkü albumin hidrojen
peroksitin indüklediği DNA zincir kırıklarını inhibe
edemez. Halbuki albumin insan spermatozoasında glutatyon
peroksidaza antagonist olarak davranan ve lipid peroksidasyonunu
artıran merkaptosüksinat üzerinde dramatik bir inhibitör
etkiye sahiptir. Bu gözlem şöyle açıklanabilinir; dinlenme
fazındaki hücrede glutatyon peroksidaz DNA'yı oksidatif
saldırıdan korumak için plasma membranından fosfolipaz
A2 tarafından salınan lipid peroksitleri aktif olarak
temizler. Glutatyon peroksidaz aktivitesinin merkaptosüksinatla
bastırılması yapısal olarak oluşan peroksitlerin plasma
membranından kısıtlanmayan bir geçişle kromatine ulaşmasına
ve de DNA zincirinde kırıklara sebebiyet verir. PVA
ve merkaptosüksinatın her ikisinin birden varlığında
DNA'daki hasar o kadar çoktur ki, ortama NADPH ilavesi
ek bir DNA hasarına sebep olamaz. Halbuki albumin varlığında
bu, membrandan köken alan peroksitler merkaptosüksinatla
glutatyon peroksidaz aktivitesi bastırılmış olsa bile
bir şekilde yakalanır ve sperm nükleusuna geçemez ve
DNA hasarına sebebiyet veremez.
Aşağıdaki
gözlemler bu hipotezle uyumludur. (i) Lipid peroksitler
fosfolipaz A2 aktivasyonuyla sperm plasma membranından
spontan olarak üretilir ve salınırlar (ii) Lipid peroksitler
DNA hasarını indükleme kapasitesine sahiptirler. (iii)
glutatyon oksidazın bir formu olgun spermatozoa da fosfolipid
hidroperoksitlere karşı aktiftir ve (iv) spermatozoada
glutatyon peroksidaz nükleusla sıkı bir birliktelik
içindedir.
Özet olarak
bu çalışmada, ekzojen NADPH kullanılmasının, artmış
intraselüler toksik oksijen metabolitleri üretiminin
sperm disfonksiyonuna sebep olduğunu gösteren bir model
oluşturulmasında potansiyel bir değere sahip olduğu
vurgulanmıştır. ROS'un kaynağı intraselüler olduğunda
süperoksit dismutaz, katalaz veya hipotaurin gibi ekstraselüler
oksidatif hasara karşı son derece etkili olan klasik
antioksidanların işe yaramadığı görülmüştür. Halbuki
%0.3'den %10'lara varan dozlarda albumin intraselüler
olarak üretilen oksidatif streste sperm motilitesini
korumada müthiş bir yeteneğe sahiptir.
Albumin
lipid peroksidasyonunu önlemez fakat lipid peroksitleri
bağlayarak sitotoksik etkilerini nötralize eder. Bu
protein ilavesi ayrıca, merkaptosüksinat tarafından
glutatyon peroksidaz aktivitesinin bastırılmasında da
sperm DNA sını oksidatif hasardan korur. Buna rağmen
NADPH tarafından indüklenen DNA hasarında koruyucu bir
etkisi yoktur. Bu çalışmalar albuminin bir antioksidan
olarak yardımcı üreme protokollerinde insan sperm fonksiyonunun
korunmasındaki önemi ve sınırlarını vurgulamaktadır.
Twigg
J, et al: Hum Reprod 13: 1429-36, 1998.
SERBEST
RADİKALLER, ANTİOKSİDANLAR VE SPERMATOZOA İLE KLİNİK
İLİŞKİLER
Son yıllarda,
fertilite potansiyeli ile ilgili olarak oksijen toksisitesi
ve serbest radikal reaksiyonlarının etkisini kabul eden
ilgi artmıştır; superoksid radikaller (O2-), hidrojen
peroksit (H2O2) ve hidroksil radikal (OH-)'in hücre
lipid membranında peroksidatif hasara yol açması gibi.
Lipid peroksidasyonuna en hassası poliansature yağ asitleridir,
bu muhtemelen komşu hidrojen atomundaki karbon-hidrojen
bağını zayıflatan karbon-karbon çift bağının olmasına
bağlıdır. Lipid peroksidasyonu; membran bütünlüğünün
yok olmasına, hücrenin elektrolitlere permeabilitesinin
artmasına neden olur. İçeri özellikle kalsiyum ve sodyum
iyonlarının geçişi hücrenin ATP-tüketen hale gelmesine
neden olarak hücrenin enerji oluşturan mekanizmasını
etkileyebilir. İntraselluler kalsiyum iyonlarındaki
artış; protein ve lipidlerde daha fazla hasara neden
olabilecek proteaz ve fosfolipazı aktive eder. Bu serbest
radikal aracılı yöntem aynı zamanda DNA'ya yapısal hasar
ile hücre ölümüne neden olabilecek enzim inkativasyonuna
neden olabilir (Halliwell 1994: Cummins et al, 1994).
Memeli
spermatozoasının yüksek oksijen konsantrasyonu ile oluşacak
hasarlara çok hassas olduğu bilinmektedir (Aitken ve
Clarkson 1987). İnsanda spermatozoanın fosfolipidlerindeki
poliunsature yağ asidleri peroksidasyona çok yatkın
olduğu için, spermatoza tarafından oluşturulan serbest
oksijen radikallerinin (ROS) spermisidal sitotoksik
son ürünlerin oluşumuyla ilgisi olabilir (Selly et all,
1991). Anormal ROS'ların oluşumunun erkek infertilitesi
ile ilgili olduğu düşünülmektedir; lipid peroksidasyonu
ile spermatozoa fonksiyonları bozulur, membran fonksiyone
değildir, ayrıca bozulmuş metabolizma, morfoloji, motilite
ve sonuçta infertilite oluşur (Cummins et al, 1994).
Subfertile
erkeklerin spermlerindeki ROS kaynağının, kendi spermatozoaları
mı yoksa infiltre lökositlerden mi kaynaklandığı tartışılmaktadır
(Aitken ve West, 1984; Aitken ve Clarkson 1987). Sperm
disfonksiyonu; spermin Sertoli hücresinden salınımı
sırasında veya kusurlu spermiasyondan kaynaklanabilir
(Russell, 1991). Spermatozoanın fazla sitoplazmasını
atması zorunludur. Mevcut, atılmamış sitoplazmik dropletlerin
varlığı azalmış fertilite ile ilgilidir. ROS oluşumu
ile spermatozoadaki reziduel sitoplazm arasıda, sitoplazmik
glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (6 6PDH) üreten nikotinamid
adenin dinüklid fosfat (NADPH) üzerinden, ki sonrasında
ROS kaynağı olarak görev yapar, bir bağ bulunabilir
(Cummins et al, 1994).
Kreatin
kinaz konsantrasyonu, spermatogenezin son fazı sırasındaki
fazla sitoplazmanın atılması (extrusionu) derecesini
gösterir (Huszar ve Vigue, 1994). Huszar ve Vigue (1994)
sperm kreatin kinaz aktivitesi oranları ile semende
lipid peroksidasyonu arasında yakın ilişki olduğunu
bulmuşlardır. Bununla birlikte bu model için tek sınırlama
spermatozoanın NAPDH oksidaz içermesidir (Ford, 1990).
Lökositler semendeki ROS için potansiyel kaynaktır.
Fagositozu
takiben nötrofiller, monositler ve makrofajlar bir oksijen
tüketimi patlaması oluştururlar. Pentoz fosfat yolunun
aktivasyonunun neden olduğu bir glukoz katabolizmasında
artış vardır. Bu olay "Respiratuar burst" olarak adlandırılır
ve ROS'un üretim ve salınımıyla alakalıdır (Babior et
al, 1976). Semende spermatozoa yanı sıra lökositler,
özellikle nötrofiller, de bulunabilir. Oksidatif hasarlardan
şayet bu infiltre lökositler sorumluysa, o zaman antibiyotik
tedavisi anlam kazanmaktadır. Ama anoral spermatozoalar
da ROS salınımı yapabildiklerinden, ek olarak antioksidan
tedavi de değerlidir.
Spermatozoanın
lipid peroksidasyonunu önlemekteki yeteneği, normal
fonksiyonunu sağlamak ve hücre membranının stabilitesi
için kritik önem taşır. Teorik olarak lipid peroksidasyonu,
O2- ve H2O2 seviyelerini sınırlayacak metal katalistlerin
varlığını sınırlayarak ve reaksiyon daha ilk oluştuğunda
bunu hızla önleyerek kontrol altına alınabilir. İntra
ve extraselluler oksidasyondan koruyucu sistemler süperoksit
anion ve diğer reaktif oksijen türevlerinin zararlı
etkilerini önlerler (süperoksit dismutaz ve glutatyon
peroksidaz-reduktaz sistemi) (Li, 1975; nissan ve Krysel,
1983; Jeulin et al, 1989). ROS'un sitotoksisitesi, onların
oluşum ve atılım oranları arasındaki hassas denge ile
kontrol altında olduğu açıktır. Bu dengedeki en ufak
değişiklikler hücresel hasara neden olabilir. Tekrarlanan
santrifüj nedeniyle sperm yıkanması sırasında ROS konstrasyon
seviyesi 20-50 kat artabilir (Worren et al, 1987).
Spermin
hazırlanması sırasında seminal plazmanın atılımı seminal
plasmada bulunan oksidasyondan koruyucu addeleri uzaklaştırmış
olacağından, ROS'un rahatça zarar göstermeye devam etmesine
neden olabilir. Dahası lipid peroksidasyonunda oluşan
temel reaksiyonlar demir ve bakır iyonlarıyla katalize
olurlar (Hallwell ve Gutteridge, 1990). Bu reproduktif
teknikler için önemli olabilir. Huszar ve Vigue (1994)
Percoll fraksiyonlarında semende ölçülenden yaklaşık
%40 daha fazla malondialdehit (MDA) açığa çıktığını
bulmuşlardır. Bu Ham'daki F-10'dan kaynaklanan demir
ve bakırdan ve lipid peroksidasyonunu arttıran Percoll'den
dolayı olabilir.
Erkek
infertilitesine özellikle demir ve bakır gibi metal
iyonlarının olası etkisi önemli bir konudur. Semendeki
metal iyonlarının artmış seviyesi erkek infertilitesinde
önemli ve pozitif yönde korele gibi görünmektedir (Menditto
et all, 1997).
Dawson
ve arkadaşları (1992) askorbik asid vermenin ağır tütün
içenlerde sperm kalitesini arttırdığını göstermiştir.
Yakın zamanda, Menditto ve arkadaşları (1997) düşük
askorbat seviyeleri ve sperm hasarının, bakır iyonları
gibi katalitik olarak aktive metallerin varlığı ile
ilişkili olduğunu bildirmişlrdir. Bazı patolojik durumlarda
ve sigara içimi konularında olduğu gibi artmış bakır
bazı durumlarda önemli olabilir. Lenzi (1993) infertil
hastalarda glutathione tedavisinin etkisini inceledi.
Sperm motilite ve morfolojisinde istatistiksel olarak
anlamlı bir pozitif etki gözlemlediler.
Yardımcı
üreme tekniklerinde sperm hazırlığı için santrifüj kullanılmaktadır.
Santrifüj işleminin ROS oluşumuna sebep olduğu, sperm
fonksiyonları üzerine zararlı etkisi bulunduğu rapor
edilmiştir (Warren, 1987). Perinaud (1997) santrifüjasyonla
oluşan hasarın antioxidanları içeren bir tuz çözeltisi
kullanıldığında önlendiğini göstermiştir. Onun için
spermatozoa'yı likefaksiyon ve santrifüj sırasında antioksidan
içeren solüsyonla tedavi etmek daha fazla motil spermatozoa
elde edilmesinde önemli bir faktör olabilir.
Fazla
ROS oluşumu defektif sperm fonksiyonuyla ilişkilidir
(Aitkan ve ark. 1989, Iwasaki ve Gagnon 1992, Mazzilli
1994, Suckharoen 1996). Iwasaki ve Gagnon, infertilite
kliniğine başvuran erkek hastaların %40'ında semende
ROS formasyonu bulunduğunu görmüştür. Mazzilli (1994)
anlamlı olarak yüksek süperoksid seviyeleri bulmuştur.
Bu oranlar normospermik infertil erkeklerde %87, fertil
normospermiklerde ise %55'dir. Huzsar ve Vigue (1994)
normospermik erkeklerin %12'sinde yüksek alondialdehit
oluşumuna ait deliller bulmuşlardır. Bu bilgi göstermektedir
ki, ROS oluşumundaki yüksek insidansın hem infertil
hem de fertil erkeklerde sperm fertilize edici potansiyelini
düşürmekle ilgisi olabilir. Dahası ROS'un spontan formasyonunun
azalmış sperm-oosit etkileşimi ve azalmış in-vivo fertilite
ile alakası vardır (Aitkan ve Clarkson 1987, Aitkan
1989). Aitken ve Clarkson (1987) göstermiştir ki, spermatozoa'nın
ROS üretimi ile sperm-oocyte birleşimi yeteneği arasında
ters ilişki vardır. Yüksek lipid peroksidasyonu spermin
akrozomal reaksiyona girme ve fertilite etme kapasitesini
azaltabilir (Aitken, 1989).
N-formly-metionail-leucyl-fenilalanin
(FMLP) ile stimulasyondan sonra ROS oluşumu ile invitro
fertilizasyon (IVF) arasında büyük ilişki vardır ve
IVF sonucu hakında önceden bilgi verici öneme sahiptir
(Sukcharoen 1996). Bunun etkisi, membran akıcılığının
azalmasından veya sekonder-messenger sistemler gibi
akrozomal reaksiyona öncülük eden bazı biyokimyasal
yolların selektif inaktivasyonundan ötürü olabilir (De
Jonge 1991). Başka bir çalışmada Aitken, artmış ROS
üretimi gösteren oligozoospermik hastaların %50'sinde
spontan hamilelik insidansı ile ROS oluşumu arasında
negatif korelasyon olduğunu gözlemiştir. Rao (1989)
lipid peroksidasyon potansiyeli ile spermatozoa'nın
morfolojik anormalileri, öncelikle de kuyruk kusurları
arasında korelasyon olduğunu göstermiştir. Barmot (1994)
dithiothreitol'un baş defektlerinde (anormal geniş sperm
başı) belirgin artışa sebep olduğunu bulmuştur. Iwasaki
ve Gagnon (1992) ve Mazzilli (1994) ayrıca superoksit
anyon seviyeleri ile sperm morfolojik anomalileliri
arasında pozitif korelasyon olduğunu da rapor etmişlerdir.
Antioksidan
savunma mekanizmaları hem intrasellülar (superoksit
dismutaz, katalaz, glutatyon, peroksidaz, ferritin)
hem de extrasellülardır (transferrin, laktoferrin, seroloptazmin,
haemopexin, haptoglobin ve albumin). Bu antioksidanlara
rağmen, belirli bazı serbest radikallerin kurtulup,
hasara yol açma yetenekleri de vardır. Böylece DNA kalıcı
"oksidatif hasara" uğrar. Eğer hidroksil radikalleri
DNA'ya yakın oluşursa, purin ve pirimidin bazlarına
saldırarak mutasyonlara sebep olabilirler. Endojen kaynaklı
antioksidan şansımız tam olarak effektif olmadığından,
in-vivo oxidatif hasarı azaltabilecek diyet antioksidanlardır
(vitamin E, C, b-karoten, flovanoidler) (Halliwell,
1994). Dahası antioksidan terapi vermek spermin kalitesini
de geliştirebilir. IVF tedavilerinde düşük fertilizasyon
oranları olan fertil, normospermik erkeklerde yüksek
malondialdehit prodüksiyon oranları görülür. Antioksidan
terapi (vitamin E) ile lipid peroksidasyon potansiyeli
(MDA)'nin azaltılması; fertilizasyon oranlarının gelişmesiyle
paralellik gösterir (Geva, 1996).
İn-vivo
E vitamini kullanımı; serbest radikallerin neden olduğu
aşırı oksidasyondan dolayı nuclear kromatin bozukluğu
gelişen hastaların fertilizasyon potansiyellerini artırabilir
(Gazit-Rajuan 1996).
Dawson
(1992) askorbik asit vermenin; ağır tütün içildiğinde
sperm kalitesini geliştirdiğini göstermiştir. Lenzi
(1993) infertil hastalarda glutatyon terapisinin etkisini
araştırmış olup sperm motilitesi ve morfolojisi üzerinde
istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif etki belirlemişlerdir.
Sonuç
olarak, (1) Sperm fertilite edici potansiyelini önceden
belirlemekte oksidasyonu gösteren biyokimyasal markerlar
(e.g. malondialdehit gibi) sperm analizinden daha faydalı
olabilirler; (2) İnfertil çiftlerde E vitamini veya
askorbik asit gibi antioksidanların takviyesi gözönünde
bulndurulmalıdır; (3) Yardımcı üreme tekniklerine hazırlıkta
likefaksiyon ve santrifüj sırasında spermatozoa'yı antioksidanları
içeren solusyonlar kullanarak korumak; (4) Serbest oksijen
radikalleri, ICSI sırasında DNA hasarı yaparak, fertilizasyonu
bozabilir.
Geva
E, et al: Hum Reprod 13: 1422-24, 1998.
ERKEK
SUBFERTİLİTESİNDE OLASI BİR UYGULAMA: ANTİOKSİDAN TEDAVİ
Macleod'un
1943'de insan spermatozoolarının oksijen altında inkübasyonunun
toksik olduğunu göstermesinden beri reaktif oksijen
radikallerinin (ROS) in-vitro haraplayıcı etkisi tartışmasız
olarak bilinmektedir. Xantin / xantin oksidaz veya kontamine
olan beyaz küreler yolu ile oluşan ROS'lar, spermatozooların
zonasız hamster yumurtalarıyla birleşme yeteneklerini
veya akrozom reaksiyonunu etkiler ve sperm motilitesini
bozabilir. ROS'ların bu etkisini azaltmak için E vitamini
gibi antioksidanlar veya hidroksibutiltoluen kullanılmasının
ROS'un in-vitro spermatozoa hasarına karşı koruyucu
etkisi açık olarak ortaya konulmuştur (1998 Aitken ve
arkadaşları, Alvarez ve Storey 1989, Lamiranda ve Gagnon
1992, Griveau ve arkadaşları 1995, Ford ve arkadaşları
1997).
Bazı erkeklerin
ejakulatlarından hazırlanan sperm süspansiyonlarında
ROS oluşabilir ve infertil erkeklerde bu oluşumun sıklığı
normal populasyonda tahmin edilenden daha fazladır (Ford
ve arkadaşları 1997). ROS oluşumundaki artış çoğunlukla
oligozoospermi ile birlikte görülmekte olup, zonasız
hamster yumurtlarını fertilize edebilme yeteneğinde
azalma ile ilişkilidir (Aitken ve arkadaşları 1991).
Sperm süspansiyonlarındaki ROS'nin temel kaynağı kontamine
olan lökositlerdir (Aitken 1992, Kessopoulou 1992, Krausz
1992, Ford 1995). İn-vitro fertilizasyon çalışmaları
sonuçlarını artırmak için ortama E vitamini veya Sperm-Fit
eklenmesi veya ortamdaki lökositlerin antikorlar ile
uzaklaştırılmasını içeren pek çok araştırma yürütülmektedir
(Aitken 1996, Parinaud 1997).
Subfertil
erkeklerde antioksidan tedavi kullanılması tartışmalıdır.
Bunun etkili olduğunu düşündüren nedenler; (i) kadında
veya erkekte olsun spermatozoa reprodüktif traktta savunma
mekanizmalarını aşacak kadar fazlalıkta oksidatif strese
maruz kalmaktadır; ve (ii) oral antioksidan tedavisi
verilmesi spermatozoadaki ve reprodüktif kanaldaki antioksidan
seviyeyi artırabilir.
Subfertiite
ile ilgili olarak erkek reprodüktif sisteminde spertmatozoa
üzerine oksidatif zarar gelişmiş olma olasılığı ile
ilgili lehte ve alehte kanıtlar vardır. Bazı gözlemler
ortaya koymuştur ki; ROS'a karşı koruyucu önlemler glutation
peroksidazın spesifik bir formu olan ve epididimde bulunan
yüksek konsantrasyondaki süperoksit dismutazdır (Perry
ve ark. 1992,1993). Spermatozoolar yeterli konsantrasyonlarda
antioksidan enzimler içermektedirler (Ford ve ark 1997).
Bu önlemlerin bulunması peroksidasyonun önlenmesinin
önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, epididimin semene lökosit
geçmesinde ana yol olması ( Wolf 1995 ) ve oligospermik
kişilerde epididimal geçişin uzamış olması (Johnson
ve Varner 1998) semende ROS'nin artması ve sperm fonksiyonlarının
azalması ile uyumludur. Epididimal ROS'a maruz kalma
süresinin arttığı zamanlarda sperm kalitesi de azalmaktadır
(Multinger ve spira 1997). Son olarak, sperm lipit peroksidasyonu
bildirilmiştir. İnsan semeninde lipit peroksidasyonun
son ürünü olan (E)-4-hidroksi-2-noneal bulunmaktadır,
ancak bunun tek kaynağının spermatozoa olduğunu gösteren
açıklayıcı kanıtlar yoktur (Selley ve ark. 1991) Demir
ve askorbik asit ile muamele edildiğinde oligozoospermik
kişilerde normospermik kişilerden daha fazla malondialdehit
bulunduğu görülmüştür ki bu lipit peroksidazın, membranda
biriktiğine işaret eder (Aitken ve ark 1993). Astenozoospermik
kişilerin spermatozoolarında, lipit peroksidasyonunun
artışına işaret edecek düzeyde, normal kişilerden daha
yüksek miktarda malondialdehit vardır (Suleiman ve ark.
1996).
Sonuç
olarak, subfertiliteye neden olabilecek korunma mekanızmalarında
bozulmalar bulunduğuna ait kanıtlar vardır. İnfertil
kişilerde semen plazmasında, fertil kişilerden daha
az antioksidan kapasite mevcuttur (Lewis ve ark 1995)
ve zayıf motiliteli spermlerin membranında E vitamini
konsantrasyonu az olup bu oran lökosit konsantrasyonu
ile ters orantılıdır (Theron ve ark. 1996).
Madem
lökositler ana ROS kaynakları ise ve epididime geçebiliyorlar
ise, semendeki lökosit konsantrasyonu ile sperm lipit
peroksidasyonu ve sperm disfonksiyonu ile arasında bir
bağlantı olmalıdır. İn-vitro çalışmalarda, lökosit konsantrasyonu
ve ROS üretimi arasında (Aitken ve ark. 1992) ve ROS
üretimi, lipit peroksidasyonu ve fonksiyon kaybı arasında
açık bir bağlantı vardır (Alvarez ve ark. 1987, Griveau
ve ark. 1995). Yine de, lökositlerin semene geçme oranları
ve fertilite oranları arasındaki bağlantı çelişkilidir.
Bazı çalışmalar infertilite ile ilgili olarak yüksek
lökosit sayımları bulmuş (Wolff ve ark. 1990) olmalarına
rağmen, bazı çalışmalarda ise bunun etkisinin olmadığı
hatta sperm kalitesini iyi yönde etkilediğine dair sonuçlar
alınmıştır (Tomlinson ve ark. 1993). Bu konu Wollf (1995
) tarafından işlenmiştir. Aitken ve ark. (1994-1995)
lökosit ROS'unun spermatozoolara zararlı olduğunu bulmuşlarsa
da in-vitro süspansiyonlarda semendeki lökosit miktarı
ile spermatozoa motilitesi arasında ve akrozom reaksiyonları
ve zonasız hamster yumurtaları ile birleşme yetenekleri
arasında, her ne kadar ROS yapımı ile lökosit konsantrasyonu
arasında bir bağlantı var ise de, bir bağlantı bulamamışlardır.
Bu sonuçlara
göre epididimde lökosit olmaması, varsa bile ROS üretmek
için aktive olmadıkları veya epidimal koruma mekanızmalarının
spermatozooları korudukları olası açıklamalardır. Bu
sebeblerle semen süspansiyonlarında oluşan ROS'nın erkek
üreme sistemindeki oksidatif stres etkisi tartışmalıdır.
Bu sebeple anahtar soru antioksidan tedaviye karar vermekte
ROS üretiminin bir kriter olabilirliliğidir. Bu tür
çalışmalar sperm antioksidan düzeyini, sperm konsantrasyonunu,
absinens süresini ve diğer faktörleri içermelidir. Oksidatif
stresin dişi reproduktif sistemeindeki spermatozolar
üzerine etkisi ve bunlarda antioksidan kapasitenin artırılması
hakkında bir bilgiye de sahip değiliz.
Diğer
bir önemli soru da, oral antioksidan tedavinin erkek
reprodüktiif sistemde antioksidan düzeyi arttırıp artırmadığı
ve sperm fonksiyonlarını iyi yönde etkileyip etkilemediğidir.
E ve C vitaminleri ve glutatyon bu amaçla ileri sürülen
ana maddelerdir. E vitamini lipit peroksidasyonu zincir
reaksiyonunda sonlandırıcı bir role sahiptir. C vitamini
ise ROS ile direkt reaksiyona girebildiği gibi, tokoferol'ü
tekrar aktif form a-tokoferole çevirerek miktarını da
azaltmaktadır. Bu, seminal plazmada yüksek konsantrasyonda
bulunur, ancak yüksek miktarda ROS bulunan ve anormal
spermatozoa oranı yüksek olan örneklerde nisbeten azalmıştır
(Thiele ve ark. 1995). Aynı zamanda bu madde sperm DNA'sını
oksidatif hasardan korur (Fraga ve ark. 1991).
Glutation
antioksidan olarak görev yapabilirse de, aslen glutation
peroksidazın bir kofaktörüdür.
Günde
300 mg E vitamininin semende E vitamini düzeyini artırdığı
gösterilmiş ise de (Moilen ve ark.1993) günde iki defa
300 mg E vitamini uygulamasının önemli ölçüde seminal
plazmada artış sağlamadığı da bildirilmişiitir (Kessopoulou
ve ark. 1995). Çalışmalarda günlük 400 mg E vitamini+500mg
C vitamini verilerek serum düzeylerinde belirgin bir
artış sağlanmasına rağmen semende de birlikte E vitamini
düzeyinde belirgin bir artış sağlanamamıştır (Whittington
1997). Bununla beraber artık seminal plazma E vitamini
konsantrasyonunun sperm membranı konsantrasyonunu yansıtmadığı
da bilinmektedir (Therond ve ark. 1996). Kessepoulou
1995'de antioksidan konsantrasyonun etkisi olmamasına
rağmen spermatozoanın zona pellusidaya yapışma özelliğinde
belirgin bir artma yapacağını ileri sürmüştür. Ancak
halen oral uygulama ile sperm E vitamini düzeyini artırmaya
yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bunula beraber
E vitamini bazı astenospermik kişilerde lipit peroksidasyonunu
azaltarak sperm motilitesini artırsa da, lipit peroksidasyonuna
etki edemediği durumlarda motilitede düzelme olmamıştır
(Suleiman ve ark. 1996). Oral glutation sınırlı etkiye
sahip olsa da parenteral uygulama ile varikoseli ve
genital trakat inflamasyonu bulunan kişilerde motiliteyi
artırmış ve doymamış yağ asitlerinin serum ve eritrosit
konsantrasyonunu yükseltmiştir.
E vitaminin
oral uygulaması ile sperm membranında düzeyin artması
ve oksidatif strese direnci arttırdığını göstermek için
ileri çalışmalar yapılmalıdır. Böylece Kessopoulou ve
ark.'nın (1995) ve Suleiman ve ark.'nın ( 1996 ) ümit
verici sonuçları için geçerli bir teorik baz sağlanabilir.
E vitamini C vitamini ile birlikte verildiğinde daha
etkili olmakta ise de, bu konunun doğrulanması gerekir.
Aynı zamanda glutation enjeksiyonunun sperm glutation
düzeyine ve lipid peroksidasyonu üzerine etkisi dearaştırılmalıdır.
Sonuç
olarak, oral antioksidan tedavisinin erkek infertilitesinde
yarar sağlayabileceğine ilişkin ümit verici kanıtlar
vardır. Bunu onaylamak için büyük ölçekli, çitf-kör,
plasebo kontrollü çalışmalar yapılmalıdır. Spermatozoaların
erkek veya dişi reprodüktif sisteminde oksidatif strese
maruz kaldığını ve bunun sonucunda lipit peroksidasyonuna
veya başka bir hasara uğradığını ve E vitamininin sperm
membranında antioksidan kapasiteyi artırdığını ispatlamak
için daha çok bulguya ihtiyacımız vardır. Bu bilgi bize
tedaviden fayda görmesi muhtemel hastaların seçimini
sağlayacaktır. Oksidatif stres veya lipit peroksidasyonuna
bağlı olamayan infertilitede E vitamininin faydası belirsizdir.
Eğer E vitamini tedavisinin etkinliği tam olarak ortaya
konabilirse bu umut verici vaat tamamlanmış olur; zira
erkek infertilitesi hakkında pek çok yanlış umutlar
vardır.
Ford
WC, et al: Hum Reprod 13: 1416-19, 1998.
ANTİOKSİDAN
TEDAVİ, İNFERTİLİTE TEDAVİSİNDE ÜMİT VERİCİ BİR YÖNTEM
Antioksidanlar
infertiliteye karşı korur.
Uzun zamandır
bilindiği üzere, kültür ortamlarına reaktif oksijen
türleri (serbest oksijen radikalleri, ROS)'ne karşı
antioksidanların eklenmesi, disülfit redükte edici ajanları
veya divalant katyon şelatörlerini temizler; (i) in
vitro olarak fare 2-hücre bloklarını korur (Noda 1992,
Johnson ve Nasi-Esfahani 1994 ), ( ii) erkeklerde pronuklear
formasyonu indükler ve blastosist evresine gelişimi
domuzlarda artırır. ( Yoshida ve ark. 1993, Grupen ve
ark. 1995, Savar 1997 ), aynı etki bovin sığırlarda
da vardır. ( Takashi 1993, Caomano 1996 , De Matos 1996
), (iii) fare örneklerinde de, klivaj oranlarını ve
yavaş soğutma tekniğinde, dondurma-çözme işlemi stresine
toleransı artırır. ( Tarin ve Trounson 1993 ) , (iv)
dondurma-çözme işlemi sonrası reaktive edilen boğa spermatozoolarında
motiliteyi uzatır. ( Lindemann 1995 ), (v) blastosist
evresine kadar en azından bir bölümünde, in vitro fertilizasyondaki
oosit yaşlanmasının negatif etkisinden , sellüler fragmantasyon
gelişiminden korur ( Tarin ve ark. 1998 ), ( vi ) in
vitro mature olmuş fare oositlerinde throloxidizing
ajanların diamidin kromozomal dağılım ve metafaz II-ağları
üzerindeki zarar verici etkisi ile mücadele eder. (
Tarin 1998 )
Antioksidan
tedavi sadece in vitro değil aynı zamanda iv vivo da
etkilidir. A vitamini (retinoidler ve carotenoidler),
E vitamini (a-tocoferol) ve/veya askorbik asit alımının
laboratuar koşulları ve hayvanlar üzerinde, reproduksiyonu
artırdığına ilişkin deliller vardır ( Hurley ve Doane
1987 , Chew 1993 , Luch 1995 ).
Fare modellerinde
C ve E vitamini karışımlarını diyetle artırarak gösterilmiştir
ki (i) eksojen over stümülasyonlarında, yaşlanma ile
ilgili ovulasyon düşüşünü engeller (JJ Tarin, J.Ten,
F.J.Vendrell ve A.Caro, yayımlanmamış bilgi) ve (ii)
maternal yaşlanmanın MII ağlarındaki kromozom dağılımı
ve oositin ilk mayoz bölünmesindeki kromozom ayrımına
olan zararlı etkisini nötralize eder ( Tarin ve ark.
1998 ).
Antioksidanların
reproduktif fonksiyonlar üzerine laboratuar ve hayvanlar
üzerindeki bu etkisinin bilinmesine rağmen, antioksidan
tedavinin in vitro ve insan gamet fizyolojisi üreme
etkileri üzerine çok az çalışma yapılmıştır. Spermatozoolar
üzerindeki in-vitro çalışmalar göstermiştir ki; kültür
ortamının antioksidanlar ile zenginleştirilmesi, defektif
spermatozooa ve PMN lökositlerce üretilen ROS'un motilite
üzerindeki (-) etkisini nötralize eder ve spermatozoanın
ferröz ionlarla tedavisi sonrası, sperm-oosit füzyonunu
artırır (Livine 1996 , Parinaud 1997).
Oosit
konseptindeki in-vitro çalışmalar götermiştir ki; fertilizasyonun
gelişiminde askorbik asit eklenmesinin bir etkisi yoktur
(Tarin ve ark. 1994). Daha önce değinildiği gibi, fertilizasyon
gelişimine askorbik asitin bir etkisinin olamamasının
nedeni, diğer faktörler yanında kısa süreli kültür kullanılması
olabilir. Özellikle konseptler kültür ortamında 3 güne
kadar tutulmuşlardır (inseminasyon sonrası 64-66 saat
arası). Bu noktada, askorbik asitin in-vitro olarak
spontan klivaj duraklaması üzerine etkisini ölçmek mümkün
değildir ki, bu durum insanlarda 4 ile 8 hücreli evreler
arasında olmaktadır (Brauda ve ark. 1988).
İnsanlarda
in-vivo çalışmalarda, antioksidan tedavinin, sigara
tiryakisi olanların sperm kalitesini artırdığı gösterilmiştir
(Dawson ve ark. 1992). Ve aynı zamanda erkek kökenli
infertilitede (Lenzi ve ark. 1993) semende yüksek miktarda
ROS bulunan sağlıklı insanlardaki kadar (Keeopoulou
ve ark. 1995) sperm kalitesini artırdığını göstermişlerdir.
Sperm kalitesini önceden in-vitro fertilizasyonda düşük
oranlar elde ediliş olan fertil noormozoospermik insanlarda
da arttırır (Geva ve ark. 1996). Aynı zamanda anovulatuar
kadınlarda ki klomifen kullanımının ovulasyon indüksiyonundaki
etkisi, oral 400mg /gün askorbik asit eklenmesi ile
de artmaktadır (Igashi 1977).
Antioksidan
tedavi, iki ucu keskin bir bıçaktır, özellikle güvenli
dozaj aşıldığında, negatif ve istenmeyen etkileri ortaya
çıkabilir. A vitamininin yüksek dozda alınması, nöral
krest veya tüp, muskuloskeletal veya ürogenital anomalileri
de içeren, embriyotoksik ve teratojenik etkiler oluşturabilir
(Meyers ve ark. 1996, Hathcock 1997). Yüksek miktarda
karoten içeren bitkiler, östrajenin fekal olarak atılımını
artırır ve östradiol'ün kan seviyesini düşürerek amenoreye
neden olabilir (Martin-Dupan ve ark. 1990). Yüksek dozda
askorbik asit ovarian steroidogenezi inhibe edebilir
(Leure ve Morita 1985), fertilitenin azalmasına (Igashi
1977) ve abortus olasılığının artışına neden olabilir
(Pintauro ve Bergan 1982). Yüksek miktarda maternal
askorbik asit alımı, insanlarda ve domuzlarda fötal
askorbik asit metabolizmasını artırır (Blom ve Dabrowski
1996). Bu maternal etki, yeni soylarda yeterli askorbik
asit alımına rağmen skorbüt'e neden olabilir. Askorbik
asitin plazma saturasyonu günlük 1000mg ile sağlanır
(Lewine ve ark. 1996), daha yüksek dozlar, oxalatın
fazla atılımına bağlı olarak, böbrek taşı oluşumunu
artırır. Skorbüt ve okzalat taşı oluşumunun yüksek miktarda
askorbik asit alımına bağlı olduğu düşünülse de tam
olarak doğrulanmamıştır. ( Hathcock 1997 )
Tüm iyi
ve kötü yönlerine rağmen, antioksidan tedavinin reprodüktif
fonksiyon ve sağlıktaki etkilerine karşı daha fazla
gözlerimizi kapatamayız. İyi bir diyet düzenlemesi ile
faydaları, sağlık ve fertilitedeki potansiyel istenmeyen
etkilerine baskın gelecektir. Antioksidan tedavi uzun
zamandır bilinmekte idi ve artık daha da göz önüne gelmiştir
İnsan reprodüktif tıbbında bu tedavi bir koruyucu yöntem
olarak kabullenilmelidir.
Tarin
JJ, et al: Hum Reprod 13: 1415-16, 1998.
GLUTATYON
TEDAVİSİ
Serbest
oksijen radikal sistemlerinin ve perokside olabilen
maddelerin membran seviyeleri (poliansature yağ asitleri
- PUFA - gibi) hücresel homeostazisin düzenlenmesinde
etkili olan faktörlerdendir. Buna bağlı olarak, oksidatif
stres aslında prooksidan ve antioksidanlar arasındaki
dengenin bozulmasıdır. Matür spermatozoada yüksek konsantrasyonda
membran ansatüre lipidleri ile rölatif düşük konsantrasyondaki
oksiradikal enzimler (süperoksit dismutaz - SOD, katalaz
ve glutatyon peroksidaz gibi) belli bir interaksiyon
içindedirler (Aitken, 1991). Bu düşük konsantrasyon
muhtemelen matür sperm hücrelerindeki sitoplazma eksikliği
nedeniyledir. Bu durum, seminal plazmadaki güçlü antioksidan
sistem tarafından kompanze edilmektedir. Yapılan birkaç
çalışma göstermiştir ki; birçok biyolojik sıvıdakinin
aksine seminal plazmada, SOD, ksantin oksidaz, nitrik
oksit, katalaz, glutatyon peroksidaz, askorbik asit
(vit. C) ve alfa-tokoferol (vitamin E) gibi antioksidanların
belirgin olarak yüksek düzeylerde olduğu tespit edilmiştir
(Daunter ve ark., 1981; Sanoka ve ark., 1996; Theront
ve ark., 1996). Ayrıca, seminal plazmada antioksidan
sisteme dahil olan, redükte glutatyonun (GSH) relatif
olarak yüksek konsantrasyonda bulunduğu tespit edilmiştir.
Oksiradikaller
ve toksik bileşiklerin sperm fonksiyonu üzerindeki zaralı
etkileri incelenirken özellikle reaktif oksijen türevlerinin
(ROS) sperm fonksiyonu üzerindeki negatif etkileri üzerinde
durulmuştur (Aitken ve Clarkson, 1987; Alvarez ve ark.,1987;
Aitken ve ark.,1989; D'Agata ve ark., 1990). ROS, spermatozoa
için toksiktir; ve sperm molitilitesini belirgin olarak
etkilemektedir (Alvarez ve Storey, 1982,1989). Bununla
beraber, ROS'un in-vitro olarak kapasitasyon ve ileri
hızlı motilite gibi fizyolojik sperm fonksiyonlarını
tetiklediğini rapor eden bazı çalışmalar da mevcuttur
(de La Mirande ve Gagnon, 1993; Griveau ve ark., 1994).
Kapasitasyon sürecinde spermatozoa ROS üretiminin belirgin
biçimde arttığı gözlenmiştir (de La Mirande ve Gagnon,
1995). Fare ve sığır spermatozoaları üzerinde elde edilen
deneysel veriler göstermiştir ki, ROS, serbest sülfidril
gruplarını modifiye etmeksizin, lipoperoksidasyonu arttıran
spesifik peroksidatif koşullar altında, gamet fonksiyonu
açısından yararlı olmuştur (Kodama ve ark., 1996; Blondin
ve ark., 1997). Bu pozitif ve negatif etkiler, ROS ve
antioksidan sistemler arasındaki dengeye sıkı bir şekilde
bağlıdır.
Ayrıca,
semen karakteristikleri dikkate alınmadan ve sperm hazırlama
metodları ile kültür kompozisyonları olguya özel olarak
seçilmeden yapılan yardımcı üreme teknikleri çalışmalarında
sperm seçim tekniklerine bağlı olarak çok büyük farklılıkların
olduğu gözlenmiştir (Mortimer, 1991; Gavella ve Lipovac,
1994).
Genital
traktdaki ROS'un ana kaynakları, spermatozoalar (özellikle
anormal morfolojiye sahip ya da hasarlı olanlar), inflamatuar
süreçte oluşan lökositler ve iskemi ya da hipoksi nedeni
olan varikosel gibi vasküler hastalıklardır (Aitken
ve ark., 1989; Gomez ve ark., 1996). Yukarıdaki bilgiler
ışığında bazı disspermi olgularında, antioksidan tedavinin
kullanılması önerilmiştir. Bu tedavilerin hepsi farklı
bir temele sahiptir; yıllar içinde değişikliğe uğramıştır
ve hepsi karnitin fosfotidilkolin, kallikrein, pentosifilin
ve vit. A, E, C' yi içermektedir.
Glutatyon
Antioksidan Tedavisi
Seçilmiş
sperm patolojisine sahip hastalarda, glutatyon antioksidan
tedavisine dayalı bu araştırma programı, 1990'lı yılların
başlangıcında oluşturulmuştur. GSH'nın seçilmesindeki
en önemli sebeplerden biri seminal plazmada fizyolojik
olarak da bulunması idi. Hücre membranlarını geçememesine
rağmen, biyolojik sıvılardaki bu antioksidan konsantrasyonu
sistemik uygulama ile arttırılabilmektedir. Fizyolojik
ve terapötik amacına uygun olarak, seminal plazmaya
ulaşıp orada, yüksek konsantrasyonda birikmesi mümkün
olmaktadır. GSH'nın thiolic grubu, direkt olarak hidrojenperoksit,
süperoksit anyon ve hidroksil radikalleri ile; sülfidril
grubu, alkoksil radikalleri ve hidroperoksitlerle reaksiyona
girmekte ve alkolleri oluşturmaktadır. Buna ek olarak,
GSH selenyum içeren glutatyonperoksidazın ve glutatyontransferazın
substratıdır.
Glutatyon
peroksidazın terapotik yararı ile ilgili yapılan bir
pilot çalışmada (600 mg / gün, i.m), sperm morfolojisi
ve sperm motilite paternleri üzerinde anlamlı istatistiksel
etkiler gözleniştir (Lenzi ve ark., 1992). Daha sonra,
genital trakt inflamasyonlu veya unilateral varikoselli
infertil hastalar üzerinde, plasebo - kontrol gruplu
çift - kör randomize bir çalışma yapılmıştır (bkz: detaylı
seçim kriterleri ve istatistiksel analiz için Lenzi
ve ark., 1993). Seçilen bütün hastalarda sperm konsantrasyonu,
sperm motilitesi, sperm kinetik parametreleri ve sperm
morfolojisinde, belirgin istatistiksel gelişme kaydedilmiştir.
Bu sonuçlar, oral vit. E verilen çift - kör randomize
bir başka çalışma sonuçları ile de kıyaslanmış ve desteklenmiştir
(Kesso Poulou ve ark., 1995). En son aşamada, GSH'nun
in-vitro etkileri ile ilgili araştırmalar da bildiriliştir.
Sperm bankasındaki donör örnekleri ile, infertil hastalardan
alınan semen örneklerinde (lökospermi olsun ya da olmasın)
GSH uygulanan ve uygulanmayan iki grup oluşturulmuştur.
Sadece GSH uygulanan lökospermik örneklerde istatistiksel
olarak anlamlı sperm motilite iyileşmesi gözlendi (Gandini
ve ark., 1993). Bu sonuçla, sperm motilitesinin in-vitro
ortamda da GSH sayesinde hasarlı spermatozoalar, lökositler
veya normal spermatozoalardan ROS'a karşı korunabileceği
gösteriliştir. Son zamanlarda yapılan bir başka çalışma
da, glukoz ve antioksidan olarak GSH içeren kültür ortamlarında,
gelişmiş sperm motilitesinin sağlanabileceği rapor edilmiştir
(Parinoud ve ark., 1997).
Eldeki
bu bulgular ışığında, GSH antioksidan tedavi uygulaması
ile ilgili daha somut bir protokol arayışına girilmiştir.
Unilateral varikosel ya da genital trakt inflamasyonlu
infertil hastalarda seçilen başka bir grup üzerinde,
GSH tedavisinin etkileri iki yönden inceleniş, i) tiobarbitürik
asit (TBA) yöntemiyle sperm membranı lipoperoksidasyonu
riskini araştırılmış (Barber ve Bernheim, 1967; Alvarez
ve Storey, 1982; Aitken ve arkadaşları, 1989). ii) kırmızı
kan hücreleri membran PUFA paterni incelenmiştir. Kırmızı
kan hücreleri genel olarak hücre membran durumunu temsil
eden bir model olarak kabul edilir. Bu özelliği ciddi
oligozoospermili hastalarda pratik olarak incelenmesi
imkansız olan sperm membran fosfolipidlerindeki PUFA
paternini incelemek için kullanılabilir. Bu hasta grubunda
sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve kinetik
değişkenleri gibi parametrelerde bir gelişme gözlemlenmiştir.
Bu gözlenen gelişmeler, spermatozoadaki lipoperoksit
düzeyindeki azalma ve membran fosfolipitlerindeki RBC
düzeyindeki artma ile ilişkilendirilmiştir. Poliansature
yağ asidi (PUFA) metabolizması için değerli bir indikatör
olan araşidonik asit / linoleik asit oranı hem RBC hem
de serum fosfolipitlerinde tedavi öncesinde infertil
hastalarda normal hastalardan alınan örneklere kıyasla
daha düşük ölçülmüştür. Tedavi sonrası bu değerlerin
hem RBC'de hem de semen fosfolipitlerinde artmış olduğu
gözlenmiştir (bkz: detaylı bilgi için Lenzi ve ark.,
1994). Bu durum, en azından göstermektedir ki; GSH'nın
bu olumlu etkisi hücre membranı lipit komponentleri
üzerindeki genel koruyucu etkisinden kaynaklanmaktadır.
Buradan yola çıkarak kazanılmış ya da konjenital membran
lipit profilindeki bozukluğa neden olabilecek desaturaz
enzim eksikliği, disspermiye neden olabileceği ve GSH
tedavisinin bu olumsuz durumu düzeltebileceği söylenebilir.
Seçilmiş
disspermi vakalarında uygulanan GSH tedavisinin bir
başka elle tutulur etkisi de epididim mikroçevresinde
gelişme ve sperm plazma membranı PUFA doymamışlık oranını
arttırmasıdır. Bu durum, GSH'nın epididimde bir serbest
radikal gibi davranarak vasküler ya da inflamatuar olaylar
sonrasında gelişen lipoperoksidasyonu azaltmasına bağlı
olduğu düşünülmektedir. Seminal plazmadaki lipoperoksit
düzeyindeki bu belirgin azalma TBA testi ile değerlendirilmiş
ve hipotezimizi destekler tarzda bulgular elde edilmiştir.
Bu hipotezi desteklemek için birçok değişik morfofonksiyonel
farklılıklara sahip, değişik sperm populasyonları üzerinde
sperm plazma membranı PUFA'ları çalışılmıştır. Gerçekte,
sperm plazma membranı, fertilizasyonda temel bir rol
oynamaktadır. Membran füzyonu ile ilgili günümüzdeki
geçerli teorilere göre membran akışkanlığı, normal hücre
fonksiyonları açısından mutlaka gereklidir. Ve bu akışkanlığı,
membranın lipit komponentleri sağlamaktadır. PUFA'nın
da membran akışkanlığı ve fleksibilitesine katkıda bulunduğu
bilinmektedir (İsroelachvili ve ark., 1980; Fleming
ve Yanagimachi, 1981; Meisel ve Turner, 1983). İnsan
spermetazoa membran fosfolipidlerinin yağ asidi paterni
açısından analizinde belirgin düzeyde doymamış yağ asidi
seviyeleri gözlenmiştir.
Ejakulattaki
spermatozoanın sahip olduğu membran lipid paterni ancak
epididim pasajı sırasındaki maturasyon evresinde tamamlanmaktadır
(Wolf,1986; Myles ve Primakof, 1984; Cowan ve ark.,1986;
Gaunt ve ark., 1983; Hall ve ark., 1991). İnsanlardaki
biyomembran akışkanlığı, artan doymuşluk derecesi ile
birlikte artar, spermatozoada da caput epididimisten
cauda epididimise ulaşana kadar akışkanlık ve doymamışlık
derecesi artar; ki bu da aktif bir lipit metabolizmasını
gösterir. Yukarıda da bahsedildiği gibi, membran fosfolipit
PUFA'ları, membran fonksiyon ve durumu açısından majör
role sahiptirler. Bunun yanında, lipoperoksidatif proçesin
de en önemli hedefi durumundadırlar. PUFA'ların doymamışlık
dereceleri, spermatozoanın bulunduğu çevredeki oksidatif
equilibrium ile uyum sağlamasında esansiyel bir parametredir.
Örneğin
bir çalışada ejakülattaki spermatozoa membran yağ asidi
paternini incelemek için genelde kombine gaz kromatografi
- mass spektrometri tekniği kullanılmıştır (Lenzi ve
ark., 1994). Birinci deneyde, spermatozoa; bütün spermler
ve Percoll kriterlerine göre yapılan sperm seleksiyonundan
sonra elde edilen spermler şeklinde analiz edilmiştir.
Bu iki gruptan elde edilen sonuçlar, PUFA yüzdelerin
ebağlı olarak belirgin farklılıklar göstermiştir. Bütün
spermlerin incelenmesi sonrası PUFA oranı %36 - 39,
Percoll kriterlerine göre seçilen spermlerde %48 - 52
olarak ölçülmüştür. Percoll kriterlerine göre seçilen
spermlerde C20:4 n6 (araşidonik asit) ve C22:6 n3 (docosaesaenoik
asit) yüksek konsantrasyonlarda ölçülmüş ve normal sperm
hücrelerinin karakteristik morfolojik paternini oluşturduğu
gözlenmiştir (Lenzi ve ark., 1996). Bütün spermler ve
Percoll kriterlerine göre seçilen spermler arasındaki
PUFA yüzdesi farkı, bütün spermlere; normal olmayan
spermatozoaların da dahil olmasına bağlanmıştır. İkinci
bir deneyde, Percoll kriterlerine göre seçilen spermler
(% 40 : 50 : 70 : 80 : 90 : 100) arasında en yüksek
oranda PUFA içeren fraksiyonların % 80 : 90 : 100'lük
fraksiyonlar olduğu tespit edilmiştir ki; bu fraksiyonların
en iyi morfofonksiyonel özelliğe sahip spermatozoalar
olduğu gözlenmiştir. % 80 : 90 : 100'lük gruptan seçilen
spermatozoalarla, % 40 : 50 : 70'lik gruptan seçilen
spermatozoalar arasında C20:4 n6 ve C22:6 n3 konsantrasyonlarında
ciddi bir farklılık gözlenmiştir. Adı geçen ilk grupta
C20:4 n6 ve C22:6 n3 konsantrasyonu ortalama SD' sı
% 5.2 ± 1.1 ve % 38.2 ± 2.2 iken, ikinci grupta bu rakamlar
% 3.4 ± 1.6 ve % 11.5 ± 5.6 ölçülmüştür (yayımlanmamış
veri). Bu sonuçlar göstermiştir ki; normal morfofonksiyona
sahip spermatozoalarda diğer hücre membranlarına kıyasla
en belirgin PUFA olan C22:6 n3 konsantrasyonu en yüksek
düzeyde bulunmaktadır.
Bu deneysel
veriler androlojik patolojilerde sperm membranındaki
PUFA modifikasyonlarına bağlı olarak sperm membranının
çok frajil hale geldiğini göstermektedir. Bu da, in-vivo
olarak epididimal sıvının spermler için besleyici ve
koruyucu bir rol oynamakla beraber; androlojik patolojilere
bağlı anti/pro-oksidan dengenin bozulması ve/veya sperm
membranı normalden farklı olarak frajil olduğu durumlarda
spermler için zararlı bir ortama dönüşebileceğini göstermektedir.
Tedavi sonrası elde edilen daha yüksek düzeydeki epididimal
GSH seviyeleri ROS'a bağlı hasara karşı koruyucu rol
oynamakta ve sperm membran PUFA düzeylerini, Percoll
kriterleri ile seçilen normal morfolojik yapıya sahip
spermatozoalarınki ile eşit seviyeye yaklaştırmaktadır.
Şu anda,
GSH tedavisinin epididimal pasaj sırasında sperm hücrelerinin
esansiyel yağ asidi desature edebilme kapasitesini arttırdığını
ve in-vivo ya da in-vitro fertilizasyon kapasitesi için
sperm membranındaki n3 PUFA yüzdesinin yüksekliğinin
önemli olup olmadığını demonstre edebilmek en önemli
iştir.
Tavsiye edilen kaynak: Lenzi
A, et al: Hum Reprod 13: 1419-22.
|