|
SPERM
DNA HASARLARININ FERTİLİZASYON ÜZERİNE ETKİLERİ VE
İNFERTİLİTEDE ÖNEMİ
Kaan
AYDOS
Spermin
genetik yapısındaki bozulma ile infertilite arasında
kuvvetli bir birliktelik görülmektedir. Sperm DNA hasarlarının
infertilitedeki önemi çok sayıda in vitro ve in vivo
çalışmada gösterilmiştir. DNA hasarlı spermatozoa oranı
arttıkça (>%30-40) doğal yolla gebe kalma şansı da azalmaktadır
(1,2). Kötü kalitedeki sperm DNA'sının fertilizasyonu
bozabileceği in vitro çalışmalarda da ortaya konmuştur.
Gerçekten de, in vitro fertilizasyon (IVF) uygulanan
hastalarda >%4 spermatozoa hasarlı genetik yapıya sahipse
fertilizasyon oranları %58'den %38'e düşmektedir (p<0.05)
(3). İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) döneminde
bu verilerin önemi, hasarlı DNA'nın fertilizasyonu önlemeyeceği
ve neticede bu genetik materyali taşıyan embriyoların
oluşabileceğinin vurgulanmış olmasıdır (4,5). Dolayısıyla,
ejakulatta DNA hasarlı spermatozoa oranının bilinmesi
gerek fertilizasyon şansının tahmin edilmesinde gerekse
embriyonun maruz kalabileceği risklerin belirlenmesinde
önem kazanmaktadır.
Spermiyogenezde
histon/protamin değişiminin kromatin yapılanmasında
önemi
Memelilerde
spermiyogenez 3 önemli olay ile karakterizedir: 1) akrozom
gelişimi; 2) keratin kılıf içine yerleşmiş, dinamik
bir aksonemden oluşan kuyruğun organizasyonu; 3) nukleusun
kondensasyonu ve uzaması ile birlikte, etrafının mikrotubuler/keratin
yapısında bir kılıf ile çevrelenmesi. Erkek gametinde
nukleusun kondensasyonu özellikle son 40 yıl içerisinde
dikkat çekmiştir. Burada etken olan faktör, spermatogenik
seri hücrelerinin kromatin yapısında diğer somatik hücrelerden
farklı bazı olayların geliştiğinin ultrastrüktürel düzeyde
ortaya çıkarılmış olmasıdır.
Spermiyogenezin
başlangıcında haploid spermatidler tipik bir nukleozomal
kromatin yapısı gösterirler. Bu evredeyken bol miktarda
nonribozomal RNA transkripsiyon aktiviteleri vardır.
Ancak, spermiyogenez ilerledikçe boncuk dizilimi şeklinde
görünüm veren (klasik nukleozom yapısı nedeniyle) kromatin
yapısı yerini düz kromatin liflerine bırakır. Bunlar
artık transkripsiyon yapmazlar ve yan yana iplikçikler
tarzında toplanırlar (6). Spermatogenez ve spermiyogenez
sırasında kromozomal proteinler üzerinde yapılan çalışmalar,
spermatosit ve erken evre spermatid kromatinleri üzerinde
somatik histonların ve testise spesifik TH1 ve TH2B
histonların bulunduğunu, oysa ileri evre spermatidlerde
TP1 ve TP2 geçiş (transition) proteinlerinin, daha ileride
ise artık protamin P1 ve P2 proteinlerinin yer aldığını
göstermiştir. Gerçekten de, ratlarda spermatogenezin
12. ve 16. basamakları arasında nukleusta TP1 ve TP2
proteinleri bulunurken, 16. basamaktan sonra P1 ve P2
proteinleri ortaya çıkmaktadır (7).
Spermde,
somatik hücrelerde bulunan histonların daha dayanıklı
protaminlerle yer değiştirmeden önce, yukarıda tanımlanan
testise spesifik histonlar ve geçiş proteinleri TP1
ve TP2'ye neden ihtiyaç duyulduğu henüz tam izah edilmiş
değildir. Gerçektende, eksperimental çalışmalarda TH1
gen ekspresyonu önlendiğinde fertilitenin devam ettiği
gösterilmiştir (8). Oysa, her ne kadar TP1 gen delesyonu
varlığında komplet spermatogenez tamamlanabilmekteyse
de, TP2 ve P2 prekürsörlerinin ortamdaki miktarları
artmakta ve matür P2 gelişmeyerek kromatin kondensasyonu
olamamaktadır (9). TP1 eksikliğinde sperm motilitesi
bozulur ve fertilizasyon kapasiteleri azalır. Bu sonuçlar
da ortaya koymaktadır ki; TH1 ve TP1 proteinlerinin
kromatin kondensasyonunda ve genin inaktivasyonunda
rolleri kısıtlıdır. Aslında geçiş proteinlerinin spermiyogenezde
önemleri büyüktür. Yapılan çalışmalar TP1 ve TP2 geçiş
proteinlerinin DNA'nın bütünlüğünü koruyarak, protaminlerin
kromatin üzerinde daha sağlam yerleşmelerini sağladığını
ortaya çıkarmıştır. TP2 geninin regülatör bölümü spermatidlerde
CAT (chloramphenicol acetyltransferase reporter) genini
etkileyerek mRNA translasyonunu geçici olarak 6 gün
geciktirir (10). Bu süreç içerisinde konfigürasyonundaki
değişiklikler nedeniyle kromatinin dış faktörlere hassasiyeti
artar. Oysa, transkripsiyondaki bu duraklama sayesinde,
DNA'da meydana gelebilecek hasarlara da izin verilmemiş
olmaktadır.
Diğer
yandan, TP1'in de DNA kırıklarında tamir edici rolü
bulunduğu gösterilmiştir (11). Normal spermiyogenezde
spermatidlerde histonların uzaklaştırılması sırasında,
bir endonukleaz olan topoizomeraz-II, DNA iplikçiklerinden
birini keserek aradan bir parçayı çıkarır. TP1 bu araya
girer ve DNA'nın fosfat gruplarıyla etkileşerek açıklığı
doldurur. Bu sırada bir DNA ligaz enzimi de TP1'in iki
ucunun orijinal DNA iplikçiğine bağlanmasını sağlar.
Daha sonra ortama gelen protaminlerde TP1 üzerine tutunurlar.
Yan yana gelen kromatinler üzerindeki protaminler arasında
disülfid bağları oluşarak, kromatin iplikçiklerinin
birbirlerine yaklaşmasını ve neticede kondensasyonu
gerçekleştirirler. İşte bu mekanizma, TP1 eksikliğinde
neden kromatin kondensasyonunun bozulduğunu izah etmektedir.
Bütün bu gözlemler, geçiş proteinlerinden TP1'in DNA
tamirinde esas rolü bulunduğuna işaret etmektedir.
Gerek
yukarıda açıklandığı şekilde fizyolojik şartlarda ortaya
çıkan DNA kırıklarının tamir mekanizmasındaki yetersizlik
durumlarında, gerekse patolojik durumlarda meydana gelen
DNA hasarlarındaki artış fertilizasyon üzerinde anlamlı
derecede olumsuz bir etkiye sahiptir.
DNA
hasarlarının klinik önemi
Zini;
denatüre ve fragmante DNA taşıyan spermatozoa oranlarının
sperm parametrelerindeki bozulma ile anlamlı bir ilişki
gösterdiğini, infertil erkeklerde (sırasıyla %25 ve
%27) fertillere göre (sırasıyla %10 ve %13) daha yüksek
bulunduğunu (p=0.028 ve p=0.016) bildirmektedir (12).
Elde edilen sonuçlar, fertilite potansiyelinin belirlenmesinde
sperm DNA'sının sağlamlılığının değerlendirilmesinin
standart sperm analizi sonuçlarından daha anlamlı olduğunu
düşündürmektedir. Gerçekten de, izah edilemeyen infertilite
olguları ile karşılaştırıldığında normospermik fertil
erkelerin spermlerinde DNA hasarı bulunma oranları anlamlı
ölçüde artmaktadır (13). Veriler, tubal obstrüksiyon
gibi kadın faktörü bulunan infertilite olgularında erkeklerin
de önemli bir kısmında DNA hasarlı sperm oranının yüksek
olduğunu ortaya koymuştur (3). Bu sonuçlar, şiddetli
kadın faktörü olgularında aslında erkeğe ait faktörlerin
de eşlik edebileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
IVF programına
alınan erkelerde de semen parametreleri ile DNA integritesi
arasında negatif korelasyon bulunmaktadır (14). Dolayısıyla,
ICSI'nin özellikle kötü kalitede sperm değerleri bulunan
erkeklerde önerildiği dikkate alınırsa, bunlarda DNA
hasarlı spermatozoanın oosite enjekte edilme riski de
artacaktır. Lopes, DNA hasar sıklığı ile ICSI sonrası
fertilizasyon oranları arasında anlamlı ölçüde negatif
bir ilişkinin varlığına dikkat çekmiştir (4). Fertilizasyon
oranı %20'nin altında kalan olguların %75'inde spermleri
ileri derecede (>%25) DNA kırığı içermekteyken, fertilizasyon
arttıkça (>%80) hasarlı sperm taşıyan olgu sayısı
da azalmaktadır (%0). İlginç olarak, ICSI sırasında
normal morfolojide sperm seçilmiş olsa bile fertilizasyon
oranları düşük kalmaktadır. Yine de bu konuda henüz
bilgilerimiz kısıtlıdır. Aksine bulgular da mevcut olup,
yüksek oranda DNA hasarlı sperm içeren semen örnekleri
kullanılarak yapılan ICSI olgularında eğer morfolojisi
normal spermatozoa enjekte edilmişse, fertilizasyon
ve gebelik oranlarının DNA hasarlı sperm oranları ile
ilişkili olmadığı da önerilmiştir (3).
Spermde
DNA hasarlarının hangi nedenlere bağlı olarak ortaya
çıktığı konusu tam olarak izah edilmiş değildir. Değişik
çalışmalarda inflamasyon, apopitoz, sigara ve oksidanların
(serbest oksijen türevleri, ROS) spermde kromatinin
kondanse hale geçmesini engelledikleri gösterilmiştir
(14). Kromatinde yeterli kondensasyon gelişmez ise sperm
DNA'sı da kırık gelişmesine daha hassas hale gelmektedir
(15). DNA hasarı geçiren sperm sonuçta 1) tamir olabilir;
2) tamir kapasitesini aşmış ise hasarlı olarak çoğalmasına
devam edebilir; 3) spermatogenez bir seviyede duraklayabilir
(maturasyon duraklaması); ya da 4) hücre ölür.
Apopitozis,
yani programlı hücre ölümünün de DNA hasarlanması ile
ilişkisi gösterilmiştir (16). Aslında apopitoz, vücutta
bulunan bütün dokuların normal fonksiyon görebilmesinde
önemli bir rol oynar. Spermatozoa için de aynı şey söz
konusudur. İnfertilite nedeni olarak bilinen çoğu faktör,
spesifik mekanizmalarla apopitoza yol açar. Apopitoz
ise DNA'nın parçalanması ile gerçekleşir. Apopitoz organların
sağlıklı fonksiyon görebilmeleri için doğal olarak meydana
gelebildiği gibi, hormonal faktörler, ROS, çevresel
toksinler gibi faktörler tarafından da uyarılabilmektedir.
Testislerde
spermatozoa yapımı ve maturasyonu Sertoli hücrelerinin
desteği altında gerçekleşir. Ancak bu olayın sağlıklı
sürebilmesi, Sertoli hücrelerinin sayısı ile spermatogonia
sayısı arasındaki belirli orana bağlıdır. Çünkü zaten
çoğalma kapasitesi olmayan Sertoli hücreleri sadece
belirli sayıdaki spermatogoniumları destekleyebilir.
Yani, mayoz bölünmeye girecek spermatogonium sayısı
sınırlıdır. Eğer spermatogonia sayısı, Sertoli hücrelerinin
destek kapasitesini aşarsa, fazla hücreler apopitoz
ile parçalanır (3).
Eksperimental
çalışmalarda germ hücrelerinin apopitozunda testosteronun
da etkili olduğu bildirilmiştir (17). Spermatogenez
sırasında apopitozun başlatılmasında etken bir başka
faktör ise germ hücreleri ve lökositlerden kaynaklanan
ROS yapımı ve miktarı ile ilişkilidir (16,18). İnsan
spermi ile yapılan çok sayıdaki çalışmada hücre ölümü
ile ROS üretimi arasında sıkı ilişki bulunduğu vurgulanmıştır
(19,20). İnflamasyon hücreleri salgıladıkları sitokinler
ile apopitozu başlatabilir (21).
DNA hasarlı
sperm kullanılarak başarılan fertilizasyonun uzun süreli
klinik sonuçları bilinmemektedir. İnfertil erkeklerde
DNA hasarlı spermatozoa oranlarının anlamlı ölçüde artması,
bunlarda sıklıkla üremeye yardımcı teknikler (ÜYT) kullanılarak
doğal bariyerler atlandığı için, oldukça önem kazanmaktadır.
Gerçekten de, doğal yolla gerçekleştiği zaman, fallop
tüplerine tutunan spermatozoalar tutunmayanlara göre
daha fazla oranda sağlam DNA'ya sahip bulunmaktadırlar
(22). Buda in vivo fertilizasyon sırasında doğal olarak
DNA'sı sağlam spermin seçildiğini göstermektedir.
Oysa IVF/ICSI
sırasında sperm seçimi randomize yapıldığı için ve özellikle
semen değerleri bozuk olan erkeklerde hasarlı genetik
materyal taşıyan hücre sıklığı da artmış olacağından,
bunlarda DNA hasarlı hücre kullanma riski de ortaya
çıkmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, DNA üzerinde
yapılan testlerden elde edilen sonuçlar fertilizasyon
ve sonrası olaylar hakkında sadece tahmini fikir vermektedir.
Çünkü, her ne kadar laboratuvar çalışmalarında güvenilirliliği
yüksek testler kullanılarak bu hasarlar gösterilebilse
de, fiksasyon, denatürasyon ve boyama işlemleri sırasında
hücrede kalıcı dejenerasyon oluşturduklarından, IVF/ICSI'de
kullanılmak üzere seçilen spermde bunu göstermek mümkün
olmamaktadır. Dolayısıyla, ÜYT'de kullanılacak semen
örneğinin sadece bir kısmında araştırma yapılmakta ve
burada saptanan DNA hasar oranı tüm semene yorumlanmaktadır.
Diğer
yandan, sperm DNA kalitesi bozulduğunda IVF oranları
düşse bile bu normal fertilizasyonu engellememektedir.
DNA hasarı için, altında fertilizasyonun gerçekleşebileceği
ama embriyo gelişiminin bozulabileceği bir eşik değerin
bulunabileceği önerilmektedir (1,2). Ayrıca, spermatozoanın
DNA hasarlarını tamir etme kapasitesine sahip endonukleaz
aktivitesi içerdiği de bilinmektedir (23). Ama DNA hasarlı
spermin yetersiz ya da yanlış tamiri, de novo genetik
mutasyonların gelişmesi ile de sonuçlanabilir (24).
Bütün bu sonuçlar infertilite olgularında sperm DNA
hasarlarının önemli bir faktör olabileceğini vurgulamaktadır.
Defektif genetik materyalin yeni doğana aktarılması
olasılığı ise ayrıca önemlidir. Günümüzde erkek faktörü
infertilite olgularında sıklıkla önerilen ICSI ile,
seçici bir çok bariyer atlanılarak fertilizasyon başarılıyor
olmakla birlikte, IVF yapıldığında DNA hasarlarının
embriyo gelişimi üzerine olumsuz etkilerinin gözlenmiş
olması, böyle hastaların tedavisinde daha başka önlemlerin
alınması ve tedavi alternatiflerinin geliştirilmesinin
gerekli olduğu kanısını vermektedir.
Konuyla
ilgili daha fazla resim için
SPERM
DNA HASARLARININ HMG/FSH İLE TEDAVİSİ
KAYNAKLAR
|